Uluslararası ilişkilerin en çok tartışılan ve en çok merak edilen sorularından biri, olası bir ABD-Çin çatışmasının galibinin kim olacağı. Son Foreign Affairs sayısının kapağını süsleyen bu soru, iki süper güç arasındaki askeri ve teknolojik rekabetin tüm yönlerini masaya yatırıyor. Ancak uzmanlara göre bu, yanlış bir soru; zira asıl mesele, savaş alanında kimin kazanacağı değil, bu rekabetin uluslararası düzeni nasıl şekillendireceği.
Gelişmenin arka planı
Foreign Affairs dergisinin son sayısı, ABD ile Çin arasındaki stratejik rekabeti kapsamlı bir şekilde ele alıyor. Derginin kapağında yer alan "Sıradaki savaşı kim kazanır?" sorusu, önümüzdeki on yıllarda küresel dengeleri belirleyecek en kritik başlıklardan biri olarak nitelendiriliyor. Analizler, askeri kapasitelerin ötesine geçerek teknolojik üstünlük, ittifaklar, ekonomik bağımlılıklar ve dijital altyapı gibi konuları da kapsıyor.
ABD'nin öncülüğündeki liberal uluslararası düzen, serbest ticaret, demokratik değerler ve Batı merkezli kurumlar üzerine inşa edilmişken; Çin, devlet kontrolünde ekonomik kalkınma, teknolojik bağımsızlık ve bölgesel egemenlik eksenli bir dünya görüşüne sahip. Bu iki farklı felsefe, sadece askeri alanda değil, ekonomik ve diplomatik alanlarda da derin bir rekabeti beraberinde getiriyor.
Uzmanlar, savaşın kazananının ancak tarafların güçlü ve zayıf yanlarının net bir şekilde analiz edilmesiyle belirlenebileceğini savunuyor. Ancak bu analizlerin genellikle göz ardı ettiği nokta, savaşın sonucunun yalnızca askeri güçle değil; ekonomik dayanıklılık, siber güvenlik, uzay yetenekleri ve kamuoyu desteği gibi faktörlerle de yakından ilişkili olduğudur.
Bölgesel veya küresel boyut
ABD ile Çin arasındaki rekabetin en kritik alanlarından biri, Hint-Pasifik bölgesi. Çin'in Güney Çin Denizi üzerindeki iddiaları, Tayvan'a yönelik baskıları ve Kuşak-Yol Projesi'nin Afrika ve Asya'daki yayılması, ABD'nin bölgedeki müttefikleriyle iş birliğini artırmasına neden oluyor. Aynı zamanda yapay zeka, kuantum bilişim ve yarı iletken teknolojileri alanında yaşanan teknolojik yarış, küresel tedarik zincirlerini yeniden şekillendiriyor.
Bu rekabetin bir diğer önemli boyutu, dijital altyapı. Çin'in Huawei ve ZTE gibi şirketlerinin 5G altyapısındaki etkinliği, ABD tarafından ulusal güvenlik tehdidi olarak değerlendiriliyor. Buna karşılık ABD, müttefiklerini Çin'in teknolojisine bağımlılığı azaltmaya ve kendi teknoloji ekosistemini oluşturmaya teşvik ediyor.
Uzmanlar, olası bir çatışmanın küresel ekonomik istikrarı tehdit edeceğini ve dünya genelinde tedarik zincirlerini kesintiye uğratacağını vurguluyor. Bu nedenle "savaş" kelimesi yerine "stratejik rekabet" kavramının kullanılması gerektiği, zira iki nükleer gücün doğrudan çatışmasının muhtemel görülmediği ifade ediliyor. Asıl mücadelenin; teknoloji, ticaret, istihbarat ve diplomasi alanlarında yaşanacağı belirtiliyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, ABD ve Çin arasındaki rekabette dengeli bir dış politika izlemeye çalışıyor. NATO üyesi olarak ABD ile güvenlik iş birliğini sürdürürken, Çin ile ekonomik ve teknolojik iş birliklerini geliştirme potansiyeline sahip. Ortadoğu ve Kafkasya'da etkili bir aktör olan Türkiye, bu rekabetten doğacak fırsat ve risklere karşı hassasiyetini korumalı. Özellikle savunma sanayisinde yerli üretimi artırma hedefi, iki güç arasındaki teknolojik rekabetin Türkiye için bağımsızlık ve inisiyatif alanları yaratabilir. Ayrıca ticaret yollarının çeşitlendirilmesi, Türkiye'yi bu rekabetin bir parçası haline getiriyor.