Son kırk yıldır İran üzerine yürütülen stratejik tartışmaların merkezinde tekrarlanan bir varsayım yer alıyor: Tahran'ın temelde reaktif bir güç olduğu. Yaptırımlara, suikastlara, siber saldırılara veya askeri müdahalelere yanıt verirken, İran'ın eylemleri genellikle misilleme veya caydırıcılık çerçevesinde açıklanıyor. Ancak son gelişmeler ve sahadaki dinamikler, bu algının yanıltıcı olduğunu gösteriyor. ABD'nin İran'a yönelik mevcut yaklaşımı, farkında olmadan Tahran'ın stratejik hedefleriyle örtüşen bir oyunun parçası haline gelmiş durumda.
İran'ın Oyunu: Reaktif Görünümün Arkasındaki Proaktif Strateji
İran, uzun yıllardır dış politikasında reaktif bir görüntü sergiliyor gibi gözükse de, bu duruş aslında bilinçli bir stratejinin parçası. Özellikle ABD'nin maksimum baskı politikalarına karşı Tahran, kendi çıkarına olan bir dizi hamleyi hayata geçiriyor. Örneğin, nükleer programını kademeli olarak ilerletmesi ve bölgesel milis güçleri aracılığıyla nüfuzunu artırması, ABD'nin askeri varlığına ve yaptırımlarına doğrudan bir yanıt olarak görülse de, bu adımlar aynı zamanda İran'ın bölgesel liderlik hedefinin de bir parçası. İran, ABD'nin Ortadoğu'dan çekilme sinyalleri verdiği bir dönemde, kendi güvenlik mimarisini ve müttefik ağını güçlendirerek proaktif bir şekilde pozisyon alıyor.
Bu bağlamda, ABD'nin İran'a yönelik politikaları, özellikle de son dönemdeki askeri ve istihbarat operasyonları, Tahran'ın 'direniş ekonomisi' ve 'dış tehdit' söylemlerini güçlendiriyor. Bu durum, İran'ın iç siyasette birliği sağlamasına ve bölgesel ortamda meşruiyet kazanmasına yardımcı oluyor. Uzmanlar, Washington'un her adımının Tahran'ın oyununu güçlendirdiğini, çünkü İran'ın aslında ABD'nin varlığını kendi lehine kullandığını belirtiyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut: Yeni Denge Arayışı
İran'ın bu stratejisi, yalnızca ABD-İran eksenini değil, aynı zamanda Ortadoğu'nun genel güç dengesini de etkiliyor. Suudi Arabistan'ın İran'la normalleşme adımları, İsrail'in Tahran'a yönelik tehditleri ve Basra Körfezi'ndeki hareketlilik, bölgesel bir dönüşümün işaretlerini veriyor. ABD'nin Arap müttefikleriyle ilişkilerinde yaşanan gerilimler, İran'ın bölgedeki manevra alanını genişletiyor. Ayrıca, Rusya ve Çin ile artan iş birliği, Batı'nın yaptırım araçlarının etkinliğini azaltıyor; İran da bu çok kutuplu dünya düzeninde kendine yeni bir rol biçiyor.
ABD'nin ise bu yeni denklemde eski reflekslerle hareket etmeye devam etmesi, stratejik bir körlük olarak değerlendiriliyor. Özellikle İran'ın desteğini aldığı gruplar üzerinden yürütülen vekalet savaşları, bölgede sürdürülemez bir gerilime yol açıyor. Öte yandan, nükleer anlaşmanın akıbeti ve diplomatik kanalların kapatılması, her iki taraf için de riskleri artırıyor. Bu bağlamda, uzmanlar ABD'nin İran'la doğrudan diyaloğa yeniden dönmesi gerektiğini, aksi takdirde kendi çıkarlarına zarar veren bir sarmala sürükleneceğini ifade ediyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Ortadoğu'da yaşanan bu güç mücadelesi, Türkiye'yi doğrudan ilgilendiriyor. İran'la komşu olan Türkiye, hem enerji güvenliği hem de bölgesel istikrar açısından Tahran'la ilişkilerini dengede tutmaya çalışıyor. ABD'nin İran'a yönelik politikalarının sertleşmesi, Türkiye'nin Rusya ve İran'la yürüttüğü diplomatik süreçleri (Astana formatı gibi) zora sokabilir. Ayrıca, İran yaptırımlarının Türkiye'nin ticaret hacmine olumsuz etkisi, ekonomi üzerinde ek bir baskı yaratıyor. Bu nedenle, Türkiye'nin hem ABD hem de İran ile iletişim kanallarını açık tutması ve bölgesel krizlerde aktif arabuluculuk rolü üstlenmesi, kendi ulusal çıkarları açısından kritik önemde.