ABD ile İran arasındaki en son doğrudan karşılıklı saldırılar, bölgeyi yeniden eski ve tehlikeli bir ritme soktu: Washington ateş açıyor, daha fazla ceza tehdidinde bulunuyor ve ardından 'diplomasi' kelimesini enkazın üzerinde asılı bırakıyor. Neredeyse aynı anda Tahran, müzakere masasına geri dönme isteğini yineledi; ancak bu çağrı, üzerinde müzakere edilecek alanın eşitlik ilkesine dayanması gerektiği vurgusuyla yapılıyor. Bu tablo, ABD'nin İran politikasının kalbinde yatan derin bir çelişkiyi gözler önüne seriyor: Bir yandan İran'ı müzakereye zorlamak için benzeri görülmemiş yaptırımlar ve askeri baskı uygulanırken, diğer yandan taraflar arasında eşitlik olmadan anlamlı bir diyalog başlatılamayacağı gerçeği görmezden geliniyor.
Gelişmenin Arka Planı: Yaptırımlar ve Askeri Gerilim
Son haftalarda yaşananlar, yalnızca son dönemin değil, 1979 İslam Devrimi'nden bu yana süregelen ABD-İran düşmanlığının en yeni perdesi. ABD'nin İran'a yönelik 'maksimum baskı' politikası, eski Başkan Donald Trump döneminde başlatılmış ve mevcut yönetim tarafından büyük ölçüde sürdürülmüştü. Bu politika, İran'ın petrol ihracatını hedef alan yaptırımlar, finansal sistemden dışlama ve Basra Körfezi'nde artan askeri varlık ile uygulanıyor. İran'ın nükleer programına ilişkin uluslararası endişeler, 2015 tarihli Kapsamlı Ortak Eylem Planı'nın (KOEP) ABD'nin tek taraflı çekilmesiyle fiilen askıya alınmasından bu yana daha da derinleşmiş durumda. ABD'li yetkililer, Tahran'ın müzakere masasına ancak ciddi bir baskı altında döneceğini savunuyor; ancak İranlı yetkililer, bu yaklaşımın 'müzakere' kavramını anlamsızlaştırdığını ve taraflar arasında güven oluşturmayı imkânsız hale getirdiğini belirtiyor.
Son saldırıların hedefi genellikle İran destekli milis grupların üsleri veya İran'ın denizdeki varlığı oldu. Buna karşılık İran, Basra Körfezi'nde ABD savaş gemilerine yönelik taciz edici manevralar ve insansız hava araçlarıyla (İHA) gerilimi yükseltti. Bu karşılıklı hamleler, bölgede büyük bir savaş riskini artırırken, diplomasi deyimi yerini giderek daha fazla askeri caydırıcılık söylemine bırakıyor. Uzmanlar, bu durumun iki ülke arasında doğrudan bir çatışmaya dönüşme ihtimalinin geçmişe göre daha yüksek olduğunu, çünkü tarafların birbirlerinin kırmızı çizgilerini daha az öngörebildiğini ifade ediyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut: Diplomasi ile Güç Kullanımı Arasındaki Uçurum
ABD ve İran arasındaki gerilim yalnızca ikili bir mesele değil; Orta Doğu'nun istikrarsızlığının ana kaynaklarından biri. Basra Körfezi'ndeki petrol yollarının güvenliği, küresel enerji arzını doğrudan etkiliyor. Son gerginlikler sırasında petrol fiyatlarında yaşanan dalgalanmalar, piyasaların bu çatışmaya ne kadar duyarlı olduğunu bir kez daha gösterdi. İsrail, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi bölgesel aktörler, ABD'nin İran'a karşı izlediği politikaları yakından izliyor; ancak bu ülkelerin bazıları, İran ile doğrudan bir çatışmanın sonuçlarından çekiniyor. Öte yandan Rusya ve Çin, İran'la ekonomik ve askeri iş birliğini derinleştirerek ABD'nin baskısına karşı bir denge unsuru oluşturmaya çalışıyor. Bu durum, Orta Doğu'daki krizlerin küresel güç mücadelesinin bir parçası haline geldiğini gösteriyor.
ABD'nin 'diplomasi' söylemi, özellikle seçim dönemlerinde iç kamuoyuna yönelik bir jest olarak görülüyor. Ancak İran'ın, nükleer müzakerelerin yeniden başlaması için ön koşul olarak yaptırımların kaldırılmasını istemesi, Washington'un masaya eli boş dönmesini zorlaştırıyor. Diplomasi tarihi, taraflardan biri diğerini kuşatma altında tutarken eşit koşullarda müzakere yürütmenin neredeyse imkânsız olduğunu gösteriyor. Bu açmaz, bölgede kalıcı bir barışın tesisi için tüm tarafların güven artırıcı adımlar atması gerektiğini ortaya koyuyor. Aksi takdirde, her yeni saldırı ve tehdit, diplomasiye duyulan inancı biraz daha zayıflatıyor ve çatışmanın tırmanma riskini artırıyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, komşusu İran ile 1638'den beri süren sınırın güvenliği ve enerji bağımlılığı nedeniyle ABD-İran geriliminden doğrudan etkileniyor. Türkiye, İran'dan doğal gaz ithal ediyor ve iki ülke arasındaki ticaret, yaptırımlar nedeniyle sınırlı da olsa sürüyor. Ankara, ABD'nin İran'a yönelik yaptırımlarına katılmıyor ve bu yaptırımların bölgesel istikrarı bozduğunu savunuyor. Aynı zamanda Türkiye, İran'ın nükleer silah sahibi olmasına da karşı; ancak sorunun diyalog yoluyla çözülmesini tercih ediyor. Bu bağlamda, ABD'nin İran'a yönelik mevcut politikasının tıkanması, Türkiye'nin bölgesel aktörlerle olan ilişkilerinde daha fazla inisiyatif almasına yol açabilir. Türkiye, hem İran'la hem de ABD ile diyaloğunu sürdürerek bölgesel bir arabulucu rolü üstlenmeye çalışabilir; ancak bunun için Washington'un kuşatma politikasını terk etmesi ve Tahran'a eşitlikçi bir müzakere kapısı açması gerekiyor.