Silahlı çatışma hukuku, sivil kayıplara yol açan saldırıların hemen ardından kamuoyunun beklediği hukuki netliği sağlamakta yetersiz kalıyor. ABD'nin İran'da bir okula düzenlediği saldırı, bu yetersizliği bir kez daha gözler önüne serdi. Uluslararası hukuk uzmanları, bireysel cezai sorumluluğa odaklanmanın, saldırıyı gerçekleştiren devletin sorumluluğunu gölgelememesi gerektiğini vurguluyor. Olay, uluslararası hukukun savaş suçları karşısındaki etkinliğini sorgulatıyor.
Olayın Arka Planı ve Hukuki Çerçeve
ABD güçlerinin İran'da bir okul binasını hedef aldığı saldırı, silahlı çatışma hukukunun (jus in bello) temel ilkelerini yeniden tartışmaya açtı. Saldırıda sivillerin, özellikle çocukların hayatını kaybetmesi, uluslararası toplumda infial yarattı. Ancak silahlı çatışma hukuku, her saldırının hemen ardından kesin bir hukuki değerlendirme yapılmasına imkân tanımıyor. Olayın ayrıntıları, hedefin askeri niteliği, orantılılık ilkesi ve olası kasıt unsuru gibi faktörler, kapsamlı bir soruşturma gerektiriyor.
Uluslararası hukukta silahlı çatışma hukuku, savaşan tarafların eylemlerini düzenlerken, devletlerin sorumluluğu (state responsibility) ve bireysel cezai sorumluluk (individual criminal responsibility) birbirini tamamlayan iki ayrı mecradır. Ne yazık ki kamuoyu ve medya, genellikle bireysel faillerin cezalandırılmasına odaklanarak, saldırıyı planlayan, emreden veya göz yuman devletin sorumluluğunu geri plana itebiliyor. Bu durum, mağdurlar için adaletin sağlanmasını zorlaştırdığı gibi, benzer ihlallerin önlenmesi için gerekli caydırıcılığı da zayıflatıyor.
ABD yönetimi, saldırının ardından henüz resmi bir özür dilemedi veya tazminat taahhüdünde bulunmadı. Olayla ilgili bağımsız bir soruşturma başlatılıp başlatılmayacağı belirsizliğini koruyor. İran ise saldırıyı "savaş suçu" olarak nitelendirerek Uluslararası Ceza Mahkemesi'ne (UCM) başvurmayı değerlendirdiğini açıkladı. Ancak ABD, UCM'nin yargı yetkisini tanımadığı için bu girişimin hukuki bir sonuç doğurması zor görünüyor.
Bölgesel ve Küresel Yansımalar
Bu saldırı, Orta Doğu'da zaten kırılgan olan güvenlik dengelerini daha da bozabilir. İran, saldırıya misilleme yapma hakkını saklı tuttuğunu belirtti. ABD ile İran arasındaki gerilim, bölgesel aktörleri de etkiliyor. Rusya ve Çin, saldırıyı kınayarak uluslararası hukuka saygı çağrısı yaptı. Avrupa Birliği ise bağımsız bir soruşturma talebinde bulundu. NATO içinde ise ABD'nin eylemine yönelik sessizlik dikkat çekici.
Uluslararası hukuk açısından asıl sorun, devletlerin silahlı çatışma hukuku ihlallerinde hesap verebilirliğinin sağlanamaması. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, ABD'nin veto yetkisi nedeniyle etkili bir karar alamıyor. Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin yargı yetkisi ise ABD gibi güçlü devletler tarafından tanınmıyor. Bu durum, uluslararası hukukun evrensel uygulanabilirliği ilkesine ciddi bir darbe vuruyor.
Saldırının bir diğer önemli boyutu da, silahlı çatışma hukukunun sivilleri koruma kapasitesinin sorgulanması. Son yıllarda Yemen, Suriye, Ukrayna ve Gazze'de yaşanan sivil kayıplar, mevcut hukuki çerçevenin yetersiz kaldığını gösteriyor. Uluslararası Kızılhaç Komitesi gibi kuruluşlar, devletlerin sorumluluklarını yerine getirmesi için daha etkili mekanizmalar çağrısı yapıyor. Ancak siyasi irade eksikliği, bu çağrıların karşılık bulmasını engelliyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
ABD'nin İran'daki okul saldırısı, Türkiye'nin güvenlik ve dış politika öncelikleri açısından doğrudan önem taşıyor. Türkiye, komşusu İran ile uzun bir sınıra sahip ve bölgedeki istikrarsızlıktan en çok etkilenen ülkelerden biri. Saldırı sonrası İran'ın misilleme ihtimali, Türkiye'nin sınır güvenliği ve enerji arzı için risk oluşturuyor. Ayrıca Türkiye, uluslararası hukuk ihlallerinde devlet sorumluluğunun önceliklendirilmesi gerektiğini savunarak, çok taraflı diplomasiye verdiği önemi bir kez daha göstermeli. Bu olay, Türkiye'nin Orta Doğu'da barış ve istikrar için arabuluculuk rolünü güçlendirmesi gerektiğini ortaya koyuyor.