Geçtiğimiz ayın sonlarında Boston'a uçuşuma binmeden önce, 30 yılı aşkın Çin muhabirliği hayatımda daha önce hiç yapmadığım bir şeyi yaparak üç günümün büyük bir kısmını telefonumu temizlemekle geçirdim. Eski e-postalar, ekran görüntüleri, yanlış anlaşılabilecek WeChat yazışmaları... Her şeyi sildim. Bu kişisel temizlik, aslında ABD-Çin ilişkilerindeki derin güvensizliğin bir yansımasıydı. İki ülke arasındaki gerilim o kadar arttı ki, bir gazeteci olarak ben bile seyahat öncesi böyle bir önlem alma ihtiyacı hissettim.
Güvensizlik Ortamında Gazetecilik
ABD ile Çin arasındaki ilişkiler son yıllarda ticaret savaşları, teknoloji rekabeti ve jeopolitik çekişmeler nedeniyle giderek kötüleşti. Bu ortamda, her iki ülkeden gazeteciler, akademisyenler ve iş insanları seyahat ederken artan bir baskı ve şüpheyle karşılaşıyor. Özellikle Çin'de uzun süre görev yapmış bir gazeteci olarak, ABD'ye girerken telefonumdaki bilgilerin yanlış yorumlanabileceği endişesi taşıdım. Bu, sadece benim kişisel bir kaygım değil; iki ülke arasındaki karşılıklı güvensizliğin somut bir göstergesi.
Son dönemde ABD'de Çinli araştırmacılara, öğrencilere ve gazetecilere yönelik artan sorgulamalar, vize iptalleri ve sınır dışı etme vakaları yaşandı. Çin tarafında da benzer şekilde, yabancı gazetecilerin çalışma koşulları zorlaştı ve bazıları sınır dışı edildi. Bu karşılıklı sertleşme, iki halk arasındaki iletişimi neredeyse imkânsız hale getiriyor. Benim Boston'a gitme amacım, bu kopukluğu bir nebze olsun gidermek, diyalog kanallarını açık tutmaktı. Ancak daha yola çıkmadan, bu hedefin ne kadar zor olduğunu fark ettim.
ABD-Çin İlişkilerinde Bölgesel ve Küresel Boyut
ABD-Çin rekabeti, sadece iki ülkeyi değil, tüm dünyayı etkiliyor. Tayvan, Güney Çin Denizi, teknoloji ihracatı kontrolleri, insan hakları ve ticaret dengesizlikleri gibi konular, uluslararası sistemdeki kutuplaşmayı derinleştiriyor. Asya-Pasifik bölgesinde, ülkeler bir yanda ABD'nin güvenlik şemsiyesi altında yer alırken, diğer yanda Çin'in ekonomik cazibesine kapılıyor. Bu denge oyunu, bölgesel istikrarı tehdit ediyor.
Özellikle teknoloji alanındaki rekabet, yapay zekâ, yarı iletkenler ve 5G gibi kritik sektörlerde iki ülkeyi karşı karşıya getiriyor. ABD, Çin'in teknoloji yükselişini engellemek için ihracat kontrolleri ve yaptırımlar uygularken, Çin kendi teknolojik bağımsızlığını ilan ediyor. Bu rekabet, küresel tedarik zincirlerini yeniden şekillendiriyor ve birçok ülkeyi taraf seçmeye zorluyor.
Benim gibi gazeteciler için bu ortamda çalışmak, her iki tarafta da şüpheyle karşılanmak anlamına geliyor. Çin'de uzun yıllar geçirmiş biri olarak, ABD'de "Çin sempatizanı" olarak görülmekten, Çin'de ise "Batılı ajan" olarak damgalanmaktan endişe ediyorum. Bu, sadece kişisel bir ikilem değil; iki ülke arasındaki iletişimsizliğin bir sonucu. Diyalogun sürdürülmesi için gazetecilerin, akademisyenlerin ve sivil toplumun özgürce hareket edebilmesi şart. Ancak mevcut koşullar, bu özgürlüğü giderek kısıtlıyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
ABD-Çin rekabetinin derinleşmesi, Türkiye için hem riskler hem de fırsatlar barındırıyor. Türkiye, NATO üyesi olarak ABD ile müttefiklik ilişkisini sürdürürken, Çin ile ekonomik ve ticari bağlarını güçlendiriyor. Özellikle Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında Çin ile işbirliği, Türkiye'nin lojistik ve enerji merkezi olma hedefine katkı sağlayabilir. Ancak ABD'nin Çin'e yönelik teknoloji yaptırımları, Türkiye'nin savunma sanayii ve teknoloji sektörünü de dolaylı olarak etkileyebilir. Türkiye, iki büyük güç arasında denge politikası izleyerek kendi çıkarlarını korumaya çalışmalı. Gazetecilerin ve akademisyenlerin karşılaştığı baskılar, Türkiye'deki Çin çalışmaları ve ABD ile ilişkiler açısından da uyarıcı olmalı; zira küresel gerilim, her ülkenin iç dinamiklerini etkiliyor.