ABD yönetiminin Uluslararası Ceza Mahkemesi'ne (UCM) yönelik son saldırısı, transatlantik ittifakın temelini oluşturan ortak değerlerin ciddi bir sınavdan geçtiğini gösteriyor. Washington'un, mahkemenin üst düzey yetkililerine yaptırım uygulama kararı, yalnızca uluslararası hukukun evrenselliğine değil, aynı zamanda ABD'nin müttefiklerinin bağımsız dış politika yürütme kapasitesine de doğrudan bir meydan okuma niteliği taşıyor. Bu gelişme, Avrupa başta olmak üzere ABD'nin geleneksel müttefiklerinin, Washington'un baskısına boyun eğmek yerine ortak değerler etrafında kenetlenme fırsatını beraberinde getiriyor.
UCM'ye Yönelik Saldırının Arka Planı
ABD Başkanı Donald Trump'ın 2020 yılında imzaladığı ve UCM'nin Afganistan'daki çatışmalara ilişkin yürüttüğü soruşturma kapsamında Amerikan askerlerini yargılama ihtimaline karşı devreye soktuğu yaptırımlar, uluslararası toplumda geniş yankı bulmuştu. Bu yaptırımlar, mahkemenin başsavcısı ve üst düzey yetkililerinin mal varlıklarının dondurulmasını ve ABD'ye girişlerinin yasaklanmasını öngörüyordu. Ancak Biden yönetiminin göreve gelmesiyle birlikte bu yaptırımların kaldırılması, uluslararası hukuka duyulan güvenin yeniden tesis edilebileceği yönünde umutları artırmıştı. Fakat son dönemde ABD'nin UCM'ye yönelik politikasındaki belirsizlik, özellikle İsrail'in Gazze'deki eylemlerine ilişkin olası bir soruşturma iddialarıyla birlikte yeniden gündeme geldi. UCM'nin, Filistin topraklarındaki savaş suçlarına ilişkin inceleme başlatması, Washington'un mahkemeye karşı tutumunun yeniden sertleşmesine neden oldu. Bu durum, uluslararası hukukun bağımsızlığını ve tarafsızlığını koruma çabasındaki UCM'yi, büyük güçlerin jeopolitik hesaplarının bir aracı haline getirme tehlikesini de beraberinde getiriyor.
UCM'nin kuruluş felsefesi, uluslararası toplumun ortak vicdanının bir yansıması olarak, en ağır uluslararası suçların cezasız kalmamasını sağlamaktır. Mahkeme, savaş suçları, insanlığa karşı suçlar ve soykırım gibi suçları yargılama yetkisine sahip tek daimi uluslararası mahkemedir. Ancak ABD, Çin, Rusya gibi küresel güçlerin UCM'yi kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaya çalışması ya da mahkemenin yetkisini tanımaması, uluslararası hukukun etkinliğini zayıflatmaktadır. Özellikle ABD'nin UCM'ye yönelik bu açık tehdidi, uluslararası hukukun evrensel ilkelerine inanan tüm ülkeler için endişe verici bir gelişme olarak değerlendiriliyor.
Müttefiklerin Dayanışma İmkanı
ABD'nin UCM'ye yönelik bu baskısı, Avrupa Birliği ülkeleri ve diğer müttefikler için önemli bir dayanışma testi niteliği taşıyor. Avrupa ülkeleri bir süredir dış politikada daha fazla stratejik özerklik talebini dile getiriyor. Bu kriz, söz konusu taleplerin somut bir zemine oturtulması için bir fırsat olabilir. UCM'ye verilen destek, sadece mahkemenin kurumsal varlığını sürdürmesi açısından değil, aynı zamanda uluslararası hukukun üstünlüğüne olan inancın tazelenmesi açısından da kritik bir öneme sahiptir. Müttefiklerin, Amerikan baskısına karşı ortak bir duruş sergilemeleri halinde, uluslararası toplumda güçlü bir mesaj vermiş olacaklar. Bu yalnızca ABD ile olan transatlantik bağları güçlendirmekle kalmayacak, aynı zamanda çok taraflı uluslararası düzenin ayakta kalabilmesi için de hayati bir adım teşkil edecektir.
Ancak müttefiklerin bu konuda ortak bir tutum belirlemeleri her ne kadar önemli olsa da, bunun kolay olmayacağı da açıktır. ABD'nin güvenlik garantileri, ekonomik ilişkiler ve istihbarat paylaşımı gibi çeşitli sahalarda müttefiklerine bağımlılık yaratan güçlü araçları bulunmaktadır. Bu durum, Avrupalı liderlerin Washington'a açıkça karşı çıkmasını zorlaştırmaktadır. Fakat uzun vadede, değerlerine sahip çıkmayan bir ittifakın sürdürülebilirliği her zaman tartışmalı olmuştur. Nitekim tarih, ortak değerler etrafında inşa edilmeyen ittifakların, çıkar çatışmaları karşısında dağılma riskiyle karşı karşıya olduğunu göstermektedir. Bu nedenle, UCM'ye destek vermek, sadece hukukun üstünlüğü ilkesine bağlılığın bir ifadesi değil, aynı zamanda ittifakın geleceği için de stratejik bir yatırım olarak görülmelidir.
Diğer yandan, bu kriz aynı zamanda Avrupa Birliği'nin kendi kurumlarının ve ortak dış politikasının ne kadar senkronize çalıştığının da bir testidir. Avrupa ülkeleri, ABD'nin tek taraflı kararlarına karşı ortak bir söylem geliştirmekte zorlanmakla birlikte, geçmişte bazı konularda birlikte hareket etmeyi başarmışlardır. Örneğin, AB ülkeleri, Rusya'ya yönelik yaptırım kararlarında ortak bir tutum sergilemiş ve bu sayede uluslararası alanda etkili bir aktör olma konumunu güçlendirmiştir. UCM konusunda da benzer bir dayanışmanın sergilenmesi, Avrupa'nın küresel bir oyuncu olma iddiasının ne kadar gerçekçi olduğunu göstermesi açısından da önemlidir.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Bu gelişme, Türkiye açısından dolaylı da olsa önemli anlamlar taşımaktadır. Nitekim Türkiye de yakın geçmişte UCM'nin genişleyen yetkileri ve bazı ülkelerin mahkemeyi siyasi amaçlarla kullanmaya çalışması konusunda çekincelerini dile getirmiştir. Ancak temel prensip itibarıyla uluslararası hukukun üstünlüğü ve adaletin tarafsız bir şekilde tecellisi, Türk dış politikasının da geleneksel öncelikleri arasında yer almıştır. Bu bağlamda, ABD'nin UCM'ye yönelik baskısı, küresel sistemde adaletin ve hukukun güçlü devletlerin inisiyatifine terk edilmesi riskini barındırdığı için, Türkiye'nin de içinde bulunduğu uluslararası toplumun geneli için endişe vericidir. Özellikle son dönemde İsrail'in Gazze'deki eylemlerine ilişkin uluslararası yargı süreçlerinin yakından takip edildiği bir ortamda, Türkiye'nin UCM'nin bağımsızlığını destekleyen bir tutum sergilemesi, bölgesel istikrar ve küresel adalet açısından yapıcı bir katkı olarak değerlendirilebilir.