Avrupa Birliği (AB) milletvekilleri, kritik hammaddelerin tedarik güvenliğini sağlamak için Brüksel'in ham madde projelerinde hisse senedi almasını önerdi. Bu öneri, ABD Başkanı Donald Trump'ın kritik minerallerde izlediği politikaya benzer bir modelin AB tarafından benimsenmesi anlamına geliyor. ABD ve Japonya'nın halihazırda uyguladığı bu modelde devlet, stratejik maden projelerine doğrudan yatırım yaparak hem arz güvenliğini hem de fiyat istikrarını hedefliyor. Avrupa Parlamentosu'ndaki tartışmalar, yeşil enerji dönüşümü ve dijitalleşme için hayati önem taşıyan lityum, kobalt, nadir toprak elementleri gibi minerallerde Çin'e olan bağımlılığı azaltma çabasının bir parçası.
Gelişmenin arka planı
Kritik hammaddeler, rüzgar türbinlerinden elektrikli araçlara, yarı iletkenlerden savunma sistemlerine kadar birçok sektör için vazgeçilmez. Ancak AB, bu minerallerin büyük bir kısmını ithal ediyor ve özellikle Çin, küresel arzın önemli bir bölümünü kontrol ediyor. Örneğin, nadir toprak elementlerinin yaklaşık %90'ı Çin'de işleniyor. Bu bağımlılık, jeopolitik gerilimlerde tedarik zincirlerinin kesilmesi riskini beraberinde getiriyor. AB, 2023 yılında yürürlüğe giren Kritik Hammaddeler Yasası ile bu bağımlılığı azaltmayı hedeflemişti. Ancak şimdi, yasa kapsamında finansal araçların çeşitlendirilmesi gündemde. Milletvekilleri, AB'nin ham madde projelerine doğrudan sermaye katılımı sağlamasının, özel yatırımcıların çekingen davrandığı riskli ama stratejik projeleri hayata geçirebileceğini savunuyor. Bu model, ABD'nin Savunma Üretim Yasası kapsamında kritik minerallere yönelik yatırımları ve Japonya'nın Japonya Petrol, Gaz ve Metaller Ulusal Şirketi (JOGMEC) aracılığıyla yaptığı yatırımlarla benzerlik taşıyor. ABD'de Başkan Trump döneminde, kritik minerallerde yerli üretimi artırmak için federal destekler ve hisse alımları ön plana çıkmıştı. AB'nin de benzer bir yol izlemesi, transatlantik ekonomik politikalarında bir yakınlaşma olarak yorumlanabilir.
Ancak AB içinde bu öneriye yönelik bazı çekinceler de var. Bazı üye ülkeler, devletin piyasaya doğrudan müdahalesinin serbest ticaret ilkeleriyle çelişebileceğini ve bürokrasiyi artırabileceğini düşünüyor. Ayrıca, hisse senedi alımlarının hangi kriterlere göre yapılacağı ve yönetişiminin nasıl sağlanacağı henüz netleşmiş değil. Yine de, AB'nin stratejik özerklik hedefi doğrultusunda bu tür araçların kullanılması muhtemel görünüyor. Avrupa Komisyonu'nun önümüzdeki aylarda somut bir yasal teklif hazırlaması bekleniyor. Bu gelişme, AB'nin yeşil mutabakat ve dijital egemenlik hedefleriyle de uyumlu.
Bölgesel ve küresel boyut
Küresel kritik hammadde yarışı, ABD-Çin rekabetinin önemli bir cephesi haline gelmiş durumda. ABD, Çin'e olan bağımlılığı azaltmak için müttefikleriyle tedarik zinciri ortaklıkları kuruyor. Japonya ve Avustralya gibi ülkelerle işbirliği yapıyor. AB'nin de bu çabaya katılması, Batı ittifakı içinde koordinasyonu artırabilir. Öte yandan, Çin, kritik minerallerde ihracat kısıtlamalarına giderek bu ülkeleri zor durumda bırakabileceğini göstermişti. Örneğin, 2023'te galyum ve germanyum ihracatına getirdiği kısıtlamalar dikkat çekmişti. AB'nin hisse senedi modeli, uzun vadede arz güvenliğini sağlama açısından önemli bir adım olarak görülüyor. Ancak, bu tür devlet müdahaleleri, küresel ticaret kuralları ve Dünya Ticaret Örgütü (WTO) prensipleri açısından tartışmalara yol açabilir. Ayrıca, AB'nin bu adımı, diğer ülkeleri de benzer politikalar izlemeye teşvik edebilir ve küresel piyasalarda devlet kapitalizminin yaygınlaşmasına neden olabilir. Uzmanlar, kritik minerallerde arz güvenliğinin sağlanması için hem yatırım hem de geri dönüşüm ve ikame malzemeler geliştirme gibi çok yönlü bir stratejiye ihtiyaç olduğunu vurguluyor. AB'nin önerisi, bu stratejinin sadece bir ayağı.
Türkiye Açısından Değerlendirme
AB'nin kritik hammaddelerde devlet destekli yatırım modelini benimsemesi, Türkiye için hem fırsatlar hem de riskler barındırıyor. Türkiye, nadir toprak elementleri ve bor gibi minerallerde önemli rezervlere sahip. AB'nin bu projelere yatırım yapması, Türkiye'nin madencilik sektörüne sermaye girişi sağlayabilir ve Avrupa pazarına entegrasyonu artırabilir. Ancak, AB'nin kendi tedarik zincirini çeşitlendirmesi, Türkiye'nin stratejik konumunu güçlendirebilir. Öte yandan, AB'nin bu tür yatırımları siyasi koşullara bağlaması riski var. Türkiye, kendi kritik hammadde stratejisini geliştirirken, Batı ile işbirliğini artırmalı ve arz güvenliğinde kilit bir ortak olma potansiyelini kullanmalı.