Avrupa Birliği, Brexit sonrası Birleşik Krallık'a 'ortak üyelik' (associate membership) statüsü teklif etmeyeceğini açıkladı. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in Kanada için araştırdığı özel ortaklık modelinin, AB'ye yakın coğrafyada yer alan ancak tam üyelik taahhüdünden kaçınan ülkeler için geçerli olmayacağı belirtildi. Brüksel'den yapılan açıklamada, bu tür bir statünün 'bağlılık korkusu' yaşayan ülkeler için uygun olmadığı vurgulandı.
Ortak Üyelik Tartışmasının Arka Planı
Avrupa Birliği'nin gelecekteki genişleme stratejisi kapsamında, bazı aday ülkelere tam üyelik yerine 'ortak üyelik' gibi ara formüller sunulabileceği tartışılıyordu. Özellikle Batı Balkanlar ve Ukrayna gibi ülkeler için düşünülen bu model, AB içindeki karar alma mekanizmalarını ve bütçe yapısını değiştirmeden, üyelik perspektifi sunmayı amaçlıyordu. Ancak von der Leyen'in ekibi, bu modelin Kanada gibi uzak coğrafyalardaki ülkeler için düşünüldüğünü, Avrupa kıtasındaki ülkeler için ise tam üyelik dışında bir seçenek olmadığını netleştirdi.
Birleşik Krallık, 2016'daki referandumun ardından 2020'de AB'den resmen ayrıldı. Brexit sonrası dönemde Londra, Brüksel ile ilişkilerini yeniden tanımlamaya çalışıyor. Ancak AB yetkilileri, Birleşik Krallık'ın ne tam üyelik ne de ortak üyelik gibi bir statü elde edemeyeceğini, mevcut Ticaret ve İşbirliği Anlaşması çerçevesinde ilişkilerin yürütüleceğini belirtiyor.
Von der Leyen'in Kanada için araştırdığı model, aslında Kanada'nın AB ile olan stratejik ortaklık anlaşmasını (Strategic Partnership Agreement) ve Kapsamlı Ekonomik ve Ticaret Anlaşması'nı (CETA) temel alıyor. Bu model, Kanada'ya AB pazarına geniş erişim sağlarken, kişilerin serbest dolaşımı, ortak tarım politikası veya yapısal fonlardan yararlanma gibi haklar tanımıyor. AB, benzer bir modeli Birleşik Krallık için de düşünmüş olsa da, Londra'nın yakın coğrafyada olması ve ekonomik entegrasyon düzeyi nedeniyle bu modelin yetersiz kalacağı değerlendiriliyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut
Avrupa Birliği'nin genişleme politikası, son yıllarda Rusya'nın Ukrayna'yı işgali sonrasında yeni bir ivme kazandı. Ukrayna, Moldova ve Batı Balkan ülkeleri için üyelik süreci hızlandırıldı. Ancak bu ülkelerin tam üyeliğe hazır olmadığı ve reform süreçlerinin uzun süreceği biliniyor. Bu nedenle AB içinde 'çok hızlı olmayan ama somut adımlar içeren' bir yaklaşım benimseniyor.
Birleşik Krallık özelinde ise durum farklı. Brexit sonrası dönemde İngiltere, AB ile ticari ilişkilerinde ciddi sorunlar yaşıyor. Kuzey İrlanda Protokolü ve Windsor Çerçevesi gibi konular hâlâ tartışmalı. AB, Londra'ya özel bir statü vermek yerine, mevcut anlaşmaların uygulanmasını ve işbirliğinin güçlendirilmesini önceliyor. Bu tutum, AB'nin 'kendi iç pazarını koruma' ve 'üçüncü ülkelere ayrıcalık tanımama' ilkeleriyle uyumlu.
Küresel düzeyde ise AB'nin genişleme stratejisi, Çin ve Rusya gibi aktörlerin etkisine karşı bir denge unsuru olarak görülüyor. AB, Batı Balkanlar'da ve Doğu Ortaklığı ülkelerinde etkisini artırmaya çalışırken, Birleşik Krallık gibi eski üyelerle ilişkilerini de yönetmek zorunda. Ancak Brüksel, 'ortak üyelik' gibi yeni statüler yaratmak yerine, mevcut araçlarla (ticaret anlaşmaları, stratejik ortaklıklar) ilişkileri sürdürmeyi tercih ediyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
AB'nin Birleşik Krallık'a ortak üyelik gibi bir statü vermemesi, Türkiye'nin AB ile ilişkileri açısından da önemli bir mesaj içeriyor. Türkiye, 1999'dan bu yana AB üyelik müzakerelerini yürütüyor ancak süreç fiilen durmuş durumda. AB'nin 'ortak üyelik' gibi ara formüller gündeme getirmemesi, Türkiye için de tam üyelik dışında bir seçeneğin olmadığını gösteriyor. Ancak Türkiye'nin jeopolitik konumu ve ekonomik büyüklüğü, AB için stratejik bir ortak olma özelliğini koruyor. Brexit sonrası dönemde Türkiye, hem AB hem de Birleşik Krallık ile ticari ilişkilerini güçlendirme fırsatına sahip. Özellikle savunma sanayi ve enerji alanında işbirliği potansiyeli yüksek.