28 Şubat 2026'da başlayan ve İran'ın dini liderinin öldürülmesiyle sonuçlanan saldırılarla altı aydır devam eden savaşta, Washington diplomasi, ekonomik abluka ve askeri güç arasında seçim yapmayı bıraktı; üçünü birden aynı anda yürütüyor. Trump yönetimi bu yaklaşımı 'aşamalı bir strateji' olarak sunuyor, ancak gerçekte her üç alan da eş zamanlı işliyor. Bu durum, ABD'nin İran'a yönelik politikasında köklü bir tıkanmaya işaret ederken, 1953'teki Musaddık'a karşı düzenlenen darbenin anıları, Tahran yönetiminin ve İran halkının zihninde hâlâ taze. Devrimin unutmadığı 1953 mirası, bugünkü krizin dinamiklerini şekillendiriyor.
Üç ayaklı savaşın stratejik tıkanıklığı
Trump yönetimi, İran karşıtı stratejisini üç ana eksende kurgulamış durumda: diplomatik baskı, ekonomik yaptırımlar ve askeri operasyonlar. Ancak bu üç ayak, birbirini tamamlamak yerine kimi zaman çelişiyor. Diplomasi kanalı, nükleer müzakerelerin yeniden başlatılması için çağrılar yaparken, ekonomik abluka İran'ın petrol ihracatını neredeyse sıfırlamış durumda. Buna paralel olarak, İran'ın askeri noktalarına yönelik saldırılar, Tahran'ın müzakere masasına oturma ihtimalini daha da zayıflatıyor.
Uzmanlara göre, bu üç yönlü yaklaşım aslında bir 'strateji' değil, daha çok bir koordinasyonsuzluk örneği. Diplomatik girişimlerin başarılı olabilmesi için genellikle askeri baskının bir araç olarak kullanılması beklenir, ancak burada askeri saldırılar ile diplomatik sinyaller birbirini dışlıyor. Örneğin, ABD'nin İran'a yönelik son insansız hava aracı saldırıları, aynı gün Cenevre'de yapılan müzakerelerin iptaliyle sonuçlandı. Bu durum, Washington'ın aslında hangi yolu izleyeceğini bilmediğini gösteriyor.
Bölgesel ve küresel boyut
Savaş, yalnızca İran'ı değil, tüm Orta Doğu'yu etkileyen bir krize dönüşmüş durumda. İran'ın misilleme tehditleri, Basra Körfezi'ndeki ticaret yollarını tehdit ederken, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi bölge ülkeleri, olası bir İran yanıtına karşı savunma önlemlerini artırdı. Ayrıca, Rusya ve Çin'in İran'a verdiği desteğin artması, küresel güç dengelerini yeniden şekillendiriyor. Moskova ve Pekin, Tahran'a ekonomik yardım ve askeri teçhizat sağlarken, bu durum ABD'nin yaptırımlarının etkisini sınırlıyor.
Öte yandan, İran'da halkın tepkisi, 1953 darbesine göndermelerle büyüyor. O tarihte Mohammad Mosaddegh'in demokratik hükümeti, İngiliz ve ABD istihbarat örgütlerinin ortak operasyonuyla devrilmişti. Bugün, İranlılar, yabancı müdahalesinin ülkelerini istikrarsızlığa sürükleyeceğine dair tarihsel bir korku içinde. Bu durum, rejimin meşruiyetini artırıyor ve toplumu yönetimin etrafında birleştiriyor. Dolayısıyla ABD'nin askeri ve ekonomik baskısı, kısa vadede İran'ı zayıflatmak yerine, ulusal direnişi güçlendiriyor.
Uzmanlar, bu karmaşık tablonun, Orta Doğu'da yeni bir soğuk savaşa dönüşebileceği uyarısında bulunuyor. ABD'nin bölgedeki geleneksel müttefikleri ile İran arasındaki hat giderek keskinleşiyor. Bu da, enerji fiyatları ve küresel tedarik zincirleri üzerinden dünya ekonomisini olumsuz etkiliyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Bu çatışma, Türkiye'nin güvenlik ve enerji çıkarlarını doğrudan etkilemektedir. İran, Türkiye'nin doğal gaz ve petrol ihtiyacını karşılayan önemli bir tedarikçidir; savaşın uzaması, enerji fiyatlarını yükseltebilir ve Türkiye'nin ekonomisini zorlayabilir. Ayrıca, İran ile sınır komşusu olan Türkiye, olası bir mülteci akını ve sınır güvenliği tehditleriyle karşı karşıya kalabilir. Ankara, diplomatik çözümü desteklemekle birlikte, ABD'nin bu tek taraflı ve baskı odaklı politikasının bölgesel istikrarı bozacağını düşünmektedir. Türkiye, hem ABD hem de İran ile diyalog kanallarını açık tutarak, krizin kendi sınırlarına sıçramasını engellemeye çalışmaktadır. Ancak bölgedeki kutuplaşma, Türkiye'nin ara bulucu rolünü de zorlaştırmaktadır.