On yılı aşkın süredir Yemen, çoğunlukla Suudi Arabistan ile İran arasındaki bir vekalet savaşının arenası olarak görülüyordu. Tahran'ın Husilere verdiği destek ve 2015'te başlatılan Suudi liderliğindeki askeri müdahale, ülkeyi Ortadoğu'nun en belirgin jeopolitik çatışma alanlarından birine dönüştürdü. Ancak son dönemde Yemen'deki güç dengeleri, yeni bir boyut kazanıyor: Artık sadece İran-Suudi rekabeti değil, aynı zamanda Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile Suudi Arabistan arasında da bir nüfuz mücadelesi yaşanıyor. Bu yeni dinamik, ülkedeki çatışmanın seyrini ve bölgesel istikrarı yeniden şekillendiriyor.
Yemen'deki Çatışmanın Dönüşümü: Suudi-İran Rekabetinden Körfez İçi Çekişmeye
Yemen'deki savaş, başlangıçta İran destekli Husiler ile Suudi Arabistan'ın desteklediği uluslararası alanda tanınan Yemen hükümeti arasında cereyan ediyordu. Suudi Arabistan, Husileri İran'ın bölgedeki nüfuzunu artıran bir vekil güç olarak görüyor ve kendi güney sınırlarına yönelik tehdidi ortadan kaldırmak istiyordu. BAE ise başlangıçta Suudi liderliğindeki koalisyonun bir parçasıydı ancak zamanla kendi stratejik hedeflerini geliştirdi. BAE, özellikle güney Yemen'deki ayrılıkçı grupları destekleyerek, Aden gibi stratejik liman kentlerinde ve Sokotra Adası'nda nüfuz kazanmaya çalıştı. Bu durum, koalisyon içinde Suudi Arabistan ile BAE arasında giderek derinleşen bir rekabete yol açtı.
2022'de ilan edilen BM destekli ateşkes süreci, çatışmaları büyük ölçüde durdurdu ancak siyasi çözüm sağlanamadı. Ateşkesin ardından Suudi Arabistan, İran ile diplomatik ilişkilerini 2023'te yeniden başlatırken, Yemen'den çıkış stratejisi arayışına girdi. Buna karşılık BAE, Yemen'in güneyindeki varlığını pekiştirdi ve yerel güçler üzerindeki kontrolünü artırdı. Şu anda Suudi Arabistan, Husilerle doğrudan barış görüşmeleri yürütürken, BAE'nin desteklediği Güney Geçiş Konseyi (GGK), Yemen hükümetiyle iktidar paylaşımı konusunda anlaşmazlık yaşıyor.
Bölgesel Bağlam ve Küresel Etkiler
Yemen'deki bu yeni rekabet, yalnızca iç savaşın taraflarını değil, aynı zamanda Kızıldeniz'deki deniz ticaret yollarının güvenliğini, küresel enerji naklini ve bölgesel ittifakları da etkiliyor. Kızıldeniz'in güney girişi olan Bab el-Mendeb Boğazı, dünya petrol ticaretinin yaklaşık %10'unun geçtiği stratejik bir nokta. Husilerin İsrail-Hamas savaşına destek amacıyla Kızıldeniz'de ticari gemilere yönelik saldırıları, bölgesel güvenliği daha da kırılgan hale getirdi. ABD ve İngiltere'nin Husilere yönelik hava saldırıları, çatışmanın uluslararası boyutunu genişletti.
BAE'nin Yemen politikası, Abu Dabi'nin uzun vadeli stratejik vizyonunun bir parçası olarak değerlendiriliyor: Hint Okyanusu'ndan Akdeniz'e uzanan ticaret koridorlarında kontrolü ele geçirmek ve Çin ile Hindistan'ın artan etkisine karşı bölgesel bir güç merkezi olmak. Suudi Arabistan ise daha çok istikrar arayışında; Vizyon 2030 reformları ve turizm gibi sektörlere yatırım yaparak ekonomisini çeşitlendirmek isteyen Riyad, uzun süren ve maliyetli savaştan bir an önce çıkmak istiyor. Ancak BAE'nin bu hesapları baltalayan adımları, Riyad'ı zor durumda bırakıyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Yemen'deki bu dönüşüm, Türkiye için birkaç açıdan önem taşıyor. Öncelikle Kızıldeniz ve Bab el-Mendeb Boğazı'nın güvenliği, Türkiye'nin Körfez ve Doğu Afrika ile ticaretinde kritik bir rol oynuyor. Husilerin deniz saldırıları, Türk gemilerini de tehdit ediyor ve nakliye maliyetlerini artırıyor. İkinci olarak, Körfez'deki Suudi-BAE rekabeti, Türkiye'nin bu ülkelerle olan ilişkilerini doğrudan etkiliyor. Ankara, bir yandan Suudi Arabistan'la normalleşme sürecini yürütürken, diğer yandan BAE ile de ticari ve askeri bağlarını güçlendiriyor. Yemen krizinde taraf tutmamakla birlikte, Türkiye'nin bölgedeki çatışmaların çözümüne katkı sunması, Katar ve Somali gibi aktörlerle işbirliği yaparak kendi çıkarlarını koruması gerekiyor. Aksi halde, Yemen'deki güç boşluğu, terör örgütleri ve düzensiz göç gibi güvenlik risklerini derinleştirebilir.