ABD Senatosu'nda Demokrat Parti'den Maryland Senatörü Chris Van Hollen, Pazar günü yaptığı açıklamada, Başkan Donald Trump'ın Suudi Arabistan'la yapılacak nükleer anlaşmanın şartlarını değiştirerek bu anlaşmayı Riyad yönetiminin İsrail'le ilişkilerini normalleştirmesine bağladığını ve bu tutumun 'bait and switch' (yemle ikame) taktiği olduğunu belirtti. Van Hollen, bu yaklaşımın Suudi Arabistan'ın uzun süredir dile getirdiği normalleşme koşullarına aykırı olduğunu ve bölgede yeni bir gerginlik kaynağı yaratabileceğini ifade etti.
Anlaşmanın Arka Planı ve Şartların Değişmesi
Van Hollen'in eleştirileri, Trump yönetiminin Suudi Arabistan'a sivil nükleer enerji programı geliştirme konusunda teknoloji ve malzeme sağlayacak bir anlaşma üzerinde çalıştığı bir dönemde geldi. Bu anlaşma, Suudi Arabistan'ın uranyum zenginleştirme ve yakıt işleme tesisleri kurmasına izin verecek şekilde tasarlanıyor. Ancak Van Hollen'a göre, Başkan Trump'ın bu anlaşmayı İsrail ile normalleşme sürecine endekslemesi, daha önceki müzakere çerçevesinden önemli bir sapma anlamına geliyor.
Senatör, CBS'in 'Face the Nation' programına verdiği röportajda, 'Suudi Arabistan'ın İsrail'le ilişkilerini normalleştirme konusundaki tutumu açık ve tutarlı olmuştur; bu normalleşme, Filistin devletinin kurulması ve bölgesel güvenlik garantileri gibi belirli koşullara bağlanmıştır' dedi. Van Hollen, Trump'ın bu koşulları göz ardı ederek anlaşmayı tek taraflı bir şekilde yeniden şekillendirmesinin, Suudi tarafının güvenini sarstığını ve iki ülke arasındaki stratejik ilişkiye zarar verdiğini savundu.
Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, daha önce yaptığı açıklamalarda, İsrail'le normalleşmenin ancak Filistin sorununun çözümü ve iki devletli çözümün uygulanması halinde mümkün olabileceğini vurgulamıştı. Bu durum, Van Hollen'in 'bait and switch' eleştirisinin temelini oluşturuyor; zira Trump yönetimi, Suudi Arabistan'ın bu ilkesel tutumunu görmezden gelerek anlaşmanın kapsamını genişletiyor.
Bölgesel ve Küresel Yansımalar
Bu gelişme, Ortadoğu'da yeni bir dönüm noktası olarak değerlendiriliyor. Trump yönetiminin İbrahim Anlaşmaları'yla başlattığı normalleşme dalgası, Suudi Arabistan'ı da içine alacak şekilde genişletilmeye çalışılıyor. Ancak Suudi Arabistan'ın, özellikle Filistin meselesi konusundaki hassasiyeti, bölgedeki diğer aktörlerin de tepkisini çekiyor. İran, Suudi Arabistan'ın nükleer programına ilişkin endişelerini dile getirirken, İsrail ise Suudi Arabistan'la normalleşmenin kendi güvenliği açısından kritik olduğunu savunuyor.
Uzmanlar, Trump'ın bu hamlesinin, Suudi Arabistan'ın nükleer enerji konusundaki taleplerini karşılarken aynı zamanda İsrail'in güvenlik endişelerini gidermeyi hedeflediğini belirtiyor. Ancak Van Hollen gibi eleştirmenler, bu yaklaşımın bölgedeki güvenlik mimarisini zayıflattığını ve nükleer silahların yayılmasını teşvik edebileceğini öne sürüyor. Özellikle Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması (NPT) çerçevesinde, Suudi Arabistan'ın zenginleştirme kapasitesi edinmesi, Ortadoğu'da bir silahlanma yarışını tetikleyebilir.
Bu bağlamda, ABD Kongresi'nde de anlaşmanın detaylarına ilişkin artan bir endişe bulunuyor. Bazı senatörler, Suudi Arabistan'a nükleer teknoloji transferinin, insan hakları ihlalleri ve bölgesel istikrarsızlık göz önüne alındığında uygun olmadığını savunuyor. Van Hollen da bu eleştirilere katılarak, Kongre'nin anlaşmayı onaylama sürecinin titizlikle yürütülmesi gerektiğini vurguladı.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Bu gelişme, Türkiye'nin Ortadoğu politikası açısından birkaç açıdan önem taşıyor. Öncelikle, Türkiye, Suudi Arabistan'ın nükleer enerji programına karşı dikkatli bir tutum sergiliyor; zira bu programın bölgesel güç dengesini değiştirebileceği ve İran'la rekabeti derinleştirebileceği düşünülüyor. Türkiye, kendi nükleer santral projelerini (Akkuyu) sürdürürken, bölgede nükleer silahlanmanın yayılmasına karşı çıkıyor ve NPT'nin güçlendirilmesini savunuyor. Ayrıca, İsrail-Suudi normalleşmesi Filistin meselesini geri planda bırakabilir; bu da Türkiye'nin Filistin davasına verdiği desteği zayıflatabilir. Türkiye, iki devletli çözümü destekleyen bir çizgi izliyor ve bu tür anlaşmaların Filistin halkının haklarını gözetmesi gerektiğini vurguluyor. Sonuç olarak, Ankara bu gelişmeyi, bölgesel istikrar ve Filistin davası açısından dikkatle izliyor.