Uluslararası toplumdan herhangi bir aktör, Filistin sorunu için öne sürdüğü bir çözümü "tek geçerli seçenek" olarak sunduğunda, bunun tam tersinin geçerli olduğu varsayılmalıdır. Yıllardır Birleşmiş Milletler (BM) ve dünya liderleri, iki devletli çözümü Filistin-İsrail ihtilafının tek çıkış yolu olarak onaylıyor; BM Genel Sekreteri António Guterres de bu paradigmanın arkasında duran isimlerden. Ancak bu mutlakçı yaklaşım, İsrail'in 7 Ekim 2023 sonrası Gazze'de uyguladığı ve Uluslararası Adalet Divanı'nın "soykırım" olarak nitelendirdiği operasyonları durdurmaya yetmediği gibi, Filistinlilerin temel haklarını korumakta da başarısız kaldı. Gerçek şu ki, iki devletli çözüm yıllardır masada olmasına rağmen, İsrail işgali ve yerleşim birimlerinin genişlemesi bu vizyonu fiilen imkânsız hale getirmiş durumda. Peki, uluslararası toplumun bu katı tutumu nasıl bir felakete kapı aralıyor?
İki devletli çözümün ölü doğan vaadi
İki devletli çözüm, 1993 Oslo Anlaşmaları'yla resmiyet kazanan ve bağımsız bir Filistin devletiyle İsrail'in yan yana yaşamasını öngören bir modeldir. BM Güvenlik Konseyi kararları, ABD'nin arabuluculuk çabaları ve Avrupa Birliği'nin diplomatik desteği, bu modeli on yıllardır tek kabul edilebilir çerçeve olarak sunuyor. Ancak sahadaki gerçeklik tamamen farklı: İsrail, Batı Şeria'da 1967'den bu yana 250'den fazla yerleşim birimi kurdu; bu yerleşimlerde 700 bini aşkın Yahudi nüfus yaşıyor. Uluslararası hukuka göre yasadışı olan bu yerleşimler, Filistin topraklarını parçalıyor ve coğrafi bütünlüğü ortadan kaldırıyor. 2023 yılında İsrail hükümeti, Maliye Bakanı Bezalel Smotrich liderliğinde yerleşim birimlerine yönelik yeni onaylar verdi. Bu durum, iki devletli çözümü sadece bir hayal değil, aynı zamanda bir bahane haline getiriyor. Filistinliler, kendi devletlerinin kurulmasını engelleyen bu politikalara rağmen, uluslararası toplumun "ısrarla" iki devletli çözümü dayatmasını bir tür pasifleştirme aracı olarak görüyor.
BM Genel Sekreteri Guterres, 2024 yılında yaptığı bir konuşmada "iki devletli çözümün hâlâ mümkün olduğunu" söyledi. Ancak bu iyimserlik, Gazze'de 40 bini aşkın sivilin öldüğü bir soykırım sırasında dillendirilen bir söylemdir. Uluslararası toplum, İsrail'in bu saldırılarını durdurmak için somut adımlar atmazken, "çözüm" adı altında yalnızca soyut bir gelecek vaat ediyor. Bu yaklaşım, Filistinlilerin bugünkü acılarını görmezden geliyor ve İsrail'in işgalini meşrulaştırıyor. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun koalisyon ortakları, iki devletli çözüme açıkça karşı çıkarken, uluslararası toplumun bu konudaki mutlakçılığı, aslında bir çözümsüzlüğü kalıcı hale getiriyor.
Bölgesel ve küresel boyut: Soykırımın normalleşmesi
Gazze'deki insani felaket, yalnızca Filistin-İsrail ihtilafının değil, aynı zamanda uluslararası hukuk ve insan hakları sisteminin de bir krizi olarak okunabilir. Uluslararası Adalet Divanı, 2024 yılında Güney Afrika'nın başvurusu üzerine İsrail'in Gazze'deki eylemlerinin "soykırım" olarak değerlendirilmesi gereken bir çerçevede ele alınmasına hükmetti. Ne var ki, bu kararın uygulanması konusunda BM Güvenlik Konseyi'nde ABD'nin vetosu gibi engeller bulunuyor. Bu durum, uluslararası toplumun "mutlak çözüm" dayatmasının bedelinin ne olduğunu göstermesi açısından kritik. Sudan ve Ruanda gibi geçmiş örneklerde olduğu gibi, uluslararası toplum sessiz kaldığında soykırımlar normalleşiyor. Orta Doğu'da bu sessizlik, İsrail'in işgal politikalarını ve yerleşim konusundaki ısrarını teşvik ediyor. Mısır ve Ürdün gibi komşu ülkeler, artan şiddet dalgasından ve Filistinli mülteci akınından endişe duyuyor. Bölgesel istikrarsızlık, Lübnan'daki Hizbullah ve Yemen'deki Husiler gibi grupların çatışmaya dahil olmasıyla daha da derinleşiyor. Küresel düzeyde ise bu kriz, uluslararası hukukun evrenselliği ve BM sisteminin reform gerekliliği tartışmalarını alevlendiriyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, Filistin davasına verdiği tarihsel destek ve iki devletli çözüm vizyonuyla bu krizde aktif bir rol oynuyor. Ankara, 2024 yılı başında İsrail'le ticari ilişkilerini sınırlama kararı alarak Gazze'deki insani duruma dikkat çekti. Ancak uluslararası toplumun mutlakçı tutumu, Türkiye'nin arabuluculuk çabalarını da zorlaştırıyor. Ankara, BM'de Filistin'in tam üyelik başvurusunu destekleyerek, iki devletli çözümün siyasi bir vitrin olmaktan çıkarılması gerektiğini savunuyor. Türkiye için bu gelişme, Orta Doğu'da süregelen insani krizin dış politikada daha bağımsız bir hat izlemeyi gerektirdiğinin ve uluslararası hukukun tesisinde daha etkin bir rol oynamasının önemini ortaya koyuyor. Aksi halde, mevcut politika boşluğu daha büyük bölgesel istikrarsızlığa yol açabilir.