ABD Başkanı Donald Trump’ın göçmenleri, hiçbir bağlantılarının bulunmadığı üçüncü ülkelere sınır dışı etme politikası, insan hakları ihlalleri ve bu süreçten kâr elde eden özel şirketler üzerinden tartışılıyor. The Intercept’in incelediği belgeler ve tanık ifadeleri, sınır dışı işlemlerinin hukuki ve ahlaki sınırları zorladığını, hatta ağır ihlaller barındırdığını ortaya koyuyor. Yönetim, söz konusu uygulamayı sürdürmek için hukuki ve siyasi mücadele verirken, sistemin maddi kazanç sağladığı aktörler de dikkat çekiyor.
Üçüncü Ülkeye Sınır Dışı: Hukuki Boşlukta Bir Uygulama
Trump yönetiminin göçmen politikaları kapsamında, sığınmacılar ve düzensiz göçmenler, vatandaşı oldukları veya herhangi bir bağlarının bulunduğu ülkelere değil, çoğu zaman hiç gitmedikleri, dilini konuşmadıkları ve sosyal bağlarının olmadığı ülkelere gönderiliyor. Bu uygulama, ABD’nin göç yasalarında öngörülen güvenlik ve insan hakları güvencelerini fiilen devre dışı bırakıyor. The Intercept’in haberine göre, sınır dışı edilen kişiler arasında sığınma talepleri henüz sonuçlanmamış olanlar, hatta işkence görecekleri ülkelere gönderilme riski taşıyanlar bulunuyor.
Yönetim, bu politikayı “kaynak ülkelere geri gönderme” ilkesinin bir uzantısı olarak sunsa da, uygulama sıklıkla ikili anlaşmalarla veya geçici düzenlemelerle yürütülüyor. Örneğin, Orta Amerika ülkeleriyle yapılan anlaşmalar çerçevesinde, ABD’ye sığınma başvurusunda bulunan kişiler Guatemala veya Honduras’a gönderilebiliyor. Ancak bu ülkelerdeki güvenlik durumu ve yaşam koşulları, göçmenler için ciddi riskler taşıyor.
İnsan hakları örgütleri, bu tür sınır dışı işlemlerinin “geri gönderme yasağı” (non-refoulement) ilkesini ihlal ettiğini savunuyor. Uluslararası hukuka göre, bir kişi işkence veya zulüm göreceği bir ülkeye gönderilemez. Ancak Trump yönetimi, farklı yorumlarla bu ilkeyi aşmaya çalışıyor. The Intercept, söz konusu uygulamanın yalnızca birkaç ülkeyle sınırlı olmadığını, Afrika ve Asya’daki bazı ülkelerle de benzer anlaşmaların yapıldığını belirtiyor.
Kâr Eden Şirketler ve Ağır İhlaller
Sınır dışı operasyonlarının büyük bir kısmı, özel güvenlik ve havacılık şirketleri tarafından yürütülüyor. Bu şirketler, devletle yaptıkları sözleşmeler kapsamında, göçmenleri charter uçuşlarla üçüncü ülkelere taşıyor. The Intercept’in araştırması, bu süreçte yaşanan fiziksel ve psikolojik şiddet olaylarını, kelepçeleme, uyuşturucu kullanımı gibi uygulamaları ve bazı durumlarda hayati tehlike arz eden koşulları gözler önüne seriyor. Söz konusu şirketler, her sınır dışı işlemi başına milyonlarca dolar kazanç sağlıyor.
Örneğin, 2020’de kurulan ve göçmenleri üçüncü ülkelere taşıyan bir charter şirketi, federal hükümetten milyonlarca dolarlık sözleşme almış durumda. Şirketin uçuşlarında yaşanan olaylar, Kongre’deki bazı üyelerin de dikkatini çekmiş ve soruşturma çağrıları yapılmıştı. Ancak yönetim, bu tür sözleşmeleri savunmaya devam ediyor.
Ayrıca, sınır dışı merkezlerinde tutulan göçmenlere yönelik kötü muamele iddiaları da giderek artıyor. The Intercept’e konuşan bazı görgü tanıkları, göçmenlerin saatlerce kelepçeli tutulduğunu, yeterli gıda ve su verilmediğini, tıbbi yardımın engellendiğini aktarıyor. Bu koşullar, uluslararası insan hakları sözleşmelerine açıkça aykırılık teşkil ediyor.
Siyasi ve Hukuki Mücadele
Trump yönetiminin bu politikası, hem ulusal hem de uluslararası düzeyde yoğun eleştirilere maruz kalıyor. Demokrat Partili milletvekilleri ve insan hakları savunucuları, uygulamanın durdurulması için yasal girişimlerde bulunuyor. Ancak yönetim, yargı kararlarını çeşitli yollarla aşmaya çalışıyor ve yeni düzenlemelerle politikayı sürdürmekte kararlı görünüyor. Özellikle temyiz mahkemelerindeki davalar, politikanın geleceği açısından kritik önem taşıyor.
Beyaz Saray, söz konusu sınır dışı işlemlerinin “ulusal güvenlik” gerekçesiyle yapıldığını savunuyor. Ancak eleştirmenler, bunun bir bahane olduğunu ve asıl amacın göçmenleri caydırmak olduğunu belirtiyor. The Intercept’in analizine göre, bu politikaların uzun vadeli sonuçları arasında ABD’nin uluslararası itibarının zedelenmesi ve müttefikleriyle yaşanacak gerilimler yer alıyor.
Öte yandan, bazı ülkelerin ABD ile yaptıkları anlaşmalar, kendi iç hukuklarında da tartışma yaratıyor. Örneğin, Guatemala’da Anayasa Mahkemesi, ülkeye gönderilen göçmenlerin güvenliği konusunda endişelerini dile getirmişti. Benzer şekilde, bazı Afrika ülkeleri de bu tür anlaşmalara mesafeli yaklaşıyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut
Trump’ın üçüncü ülkeye sınır dışı politikası, yalnızca ABD’nin iç meselesi olarak kalmıyor; küresel göç rejimini de derinden etkiliyor. Uluslararası göç örgütleri, bu tür uygulamaların diğer ülkelere örnek olabileceği ve dünya genelinde sığınma hakkının erozyona uğrayabileceği uyarısında bulunuyor. Avrupa Birliği ülkeleri de benzer şekilde sığınmacıları üçüncü ülkelere gönderme planlarını tartışıyor; ancak ABD’deki uygulama, ölçeği ve yöntemleri itibarıyla daha sert eleştiriler alıyor.
Latin Amerika ülkeleri, ABD’nin bu politikasını “bölgesel istikrarsızlık” yaratmakla suçluyor. Özellikle Kuzey Üçgeni ülkeleri (Guatemala, Honduras, El Salvador), kendi vatandaşı olmayan göçmenleri kabul etmek zorunda kalmanın ekonomik ve sosyal yükünü taşıyamayacaklarını belirtiyor. Bu durum, ABD ile bölge ülkeleri arasında diplomatik gerilimlere yol açabilir.
Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin konuyu inceleyip incelemeyeceği ise belirsizliğini koruyor. Ancak insan hakları hukukçuları, bu tür sistematik ihlallerin uluslararası soruşturmalara konu olabileceğini söylüyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
ABD’nin üçüncü ülkelere sınır dışı politikası, Türkiye’yi doğrudan ilgilendiren bir boyut taşıyor. Türkiye, coğrafi konumu nedeniyle göç yollarının kavşağında yer alıyor ve son yıllarda milyonlarca sığınmacıya ev sahipliği yapıyor. ABD’nin bu uygulaması, küresel göç rejiminde bir emsal oluşturarak Türkiye’nin karşılaştığı göç baskısını artırabilir. Ayrıca, Türkiye’nin ABD ile yürüttüğü göçmen geri kabul anlaşmaları ve Suriyeli sığınmacıların durumu, bu tür politikaların dolaylı etkilerine açık. Türkiye, insan hakları ihlalleriyle anılan bu uygulamaya karşı uluslararası platformlarda sesini yükseltebilir ve alternatif göç politikaları geliştirebilir. Ancak öncelikle kendi sığınma sistemini güçlendirmesi ve uluslararası işbirliklerini gözden geçirmesi gerekiyor.