Eski ABD Başkanı Donald Trump'ın yönetimi, görev süresi boyunca uluslararası hukuka yönelik benzeri görülmemiş bir saldırı başlattı. Ancak yeni ortaya çıkan bilgilere göre, bu tutumun arkasında sadece ideolojik bir karşıtlık değil, aynı zamanda kişisel bir korku yatıyor. Trump, başkanlık koltuğundan ayrıldıktan sonra 'uyanık' (woke) olarak nitelendirdiği uluslararası kurumların kendisini ve ekibini hedef alacağından endişe ediyor. Bu endişe, yönetimin uluslararası hukuku 'egemenliğe tehdit' olarak görme politikasını şekillendirdi.
Uluslararası Hukuka Yönelik Sistematik Saldırı
Trump yönetimi, göreve geldiği ilk günden itibaren uluslararası anlaşmaları ve kurumları hedef aldı. İklim değişikliğiyle mücadele anlaşması olan Paris Anlaşması'ndan çekilme, İran ile yapılan nükleer anlaşmanın iptali, Dünya Sağlık Örgütü'ne (DSÖ) yönelik fon kesintileri ve Uluslararası Ceza Mahkemesi'ne (UCM) yönelik yaptırım tehditleri, bu saldırının somut örnekleri olarak öne çıkıyor. Yönetim, bu adımlarını 'Amerikan egemenliğini koruma' söylemiyle meşrulaştırdı.
Yönetimin üst düzey yetkilileri, özellikle Dışişleri Bakanı Mike Pompeo ve Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton, uluslararası hukuku 'ulus-üstü bir dayatma' olarak nitelendirdi. Onlara göre, bu tür hukuki düzenlemeler ABD'nin çıkarlarını kısıtlıyordu. Ancak bu politikaların arkasında daha derin bir motivasyon olduğu anlaşılıyor.
Eski yetkililerin anlattığına göre, Trump'ın görev süresi boyunca sürekli olarak 'başkanlık dokunulmazlığı' endişesi vardı. Zira UCM, savaş suçları ve insanlığa karşı işlenen suçlar nedeniyle ABD askerlerini ve yetkililerini yargılayabilecek bir potansiyele sahipti. Afganistan'daki savaş suçları iddiaları, aralarında CIA'in de bulunduğu kurumları hedef alan soruşturmalar, bu endişeyi körükledi. UCM Savcısı Fatou Bensouda'nın ABD ve Afganistan hakkında yürüttüğü ön inceleme, Trump yönetiminin korkulu rüyası haline geldi.
Bölgesel ve Küresel Boyut
Trump'ın uluslararası hukuka karşı bu tutumu, yalnızca ABD'nin müttefikleriyle ilişkilerini germekle kalmadı; aynı zamanda küresel hukuk düzenini de zayıflattı. Avrupa Birliği (AB) ve diğer Batılı ülkeler, uluslararası kurumların işlevsizleştirilmesinin uzun vadede küresel istikrarı tehdit edeceği uyarısında bulundu.
Trump yönetiminin UCM'ye yönelik yaptırım kararları, özellikle Avrupa ülkeleri tarafından sert bir şekilde eleştirildi. Almanya ve Fransa, UCM'nin bağımsızlığının korunması gerektiğini vurgularken, ABD'nin bu tutumunun 'hukukun üstünlüğü' ilkesini baltaladığını dile getirdi. Bu durum, ABD'nin küresel bir süper güç olarak moral meşruiyetini de olumsuz etkiledi.
Uzmanlar, Trump'ın uluslararası hukuka yönelik saldırılarının yalnızca kişisel çıkarlarından kaynaklanmadığını, aynı zamanda ABD siyasetinde köklü bir değişime işaret ettiğini belirtiyor. Tedavi edici değil, yıkıcı bir yaklaşımın benimsenmesi, uluslararası toplumda kural temelli düzenin geleceği konusunda derin bir belirsizlik yaratıyor. Trump sonrası dönemde Biden yönetiminin bu kurumlara dönüş çabaları ise, uluslararası hukukun restorasyonu açısından kritik bir sınav olacak.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Bu gelişme, Türkiye açısından dolaylı ancak önemli etkiler barındırıyor. Türkiye, uluslararası hukuku kendi dış politika mücadelelerinde bir araç olarak kullanmaya çalışan bir ülke olarak, ABD'nin bu tutumunun uluslararası hukuk kurumlarının meşruiyetini zayıflatmasından doğrudan etkileniyor. Suriye ve Doğu Akdeniz'de yaşanan anlaşmazlıklarda Türkiye, uluslararası hukuka atıf yaparken, ABD'nin kural tanımaz yaklaşımı bu referansların etkisini azaltıyor. Öte yandan Türkiye, UCM'ye üye olmamakla birlikte, uluslararası ceza hukukunun gelişimini yakından izliyor. ABD'nin UCM'ye yönelik yaptırım tehditleri, uluslararası hukukun evrensel uygulanabilirliğini sorgulatırken, Türkiye'nin kendi hukuki pozisyonlarını savunmasında da yeni zorluklar yaratıyor. Küresel güç dengelerindeki bu kayma, Ankara'nın uluslararası hukuktan beklentilerini de yeniden gözden geçirmesini gerektiriyor.