ABD Başkanı Donald Trump'ın 2018'de Kapsamlı Ortak Eylem Planı'ndan (JCPOA) tek taraflı çekilmesinin ardından başlayan ve her iki döneminde de devam eden gerginlik, 2026 yılına gelindiğinde yerini potansiyel bir diplomatik açılıma bırakmış durumda. Trump, 2017-2021 arasındaki ilk döneminde İran'a yönelik 'maksimum baskı' politikasını benimseyerek nükleer anlaşmayı rafa kaldırmış ve ekonomik yaptırımları sertleştirmişti. Bu süreçte İran, nükleer faaliyetlerini yeniden hızlandırarak uranyum zenginleştirme seviyesini önemli ölçüde yükseltti. 2025'te yeniden başkan seçilen Trump'ın ikinci dönemi ise farklı bir rota çiziyor; Tahran yönetimiyle dolaylı müzakereler ve 2026 yılına ertelenen yeni bir çerçeve anlaşması, hem Washington hem de bölgesel aktörler için kritik bir dönemece işaret ediyor. Bu gelişme, Ortadoğu'nun jeopolitik dengelerini yeniden şekillendirme potansiyeli taşıyor.
Maksimum Baskı Politikasının Sonuçları
Trump'ın ilk döneminde İran'a uygulanan sert yaptırımlar, Tahran'ın petrol ihracatını neredeyse sıfıra indirirken, İran ekonomisinde derin bir resesyona yol açtı. Ancak bu politikalar, İran'ı nükleer müzakerelere dönmeye ikna etmek bir yana, ülkeyi daha da katı bir tutuma itti. 2019'da İran'ın uranyum zenginleştirme seviyesini yüzde 60'a çıkarması ve uluslararası atom enerjisi ajansı denetimlerini kısıtlaması, gerginliği tırmandırdı. 2020'de İranlı General Kasım Süleymani'nin ABD drone saldırısıyla öldürülmesi, iki ülkeyi savaşın eşiğine getirdi. Trump yönetimi, ayrıca İran'a yönelik silah ambargosunu uzatmaya çalışırken, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde ve Avrupa Birliği nezdinde yalnız kaldı.
2026 Yılı İçin Yeni Bir Anlaşma Çerçevesi
Trump'ın ikinci döneminin başında, oluşturulan bir uzlaşı heyeti İranlı muhataplarıyla Umman'da bir dizi dolaylı görüşme gerçekleştirdi. Bu görüşmeler, 2026'nın ilk çeyreğinde yürürlüğe girmesi planlanan 'Kapsamlı Ortak Eylem Planı'nın İkinci Aşaması' olarak adlandırılan bir çerçeve anlaşmanın temel hatlarını belirledi. Anlaşma taslağı, İran'ın nükleer faaliyetlerinin sınırlandırılması, yaptırımların kademeli olarak kaldırılması ve bölgesel güvenlik konularında iş birliğini içeriyor. Washington yönetimi, bu anlaşmayı 'İran'ın nükleer silah elde etmesini engelleyen tek gerçekçi yol' olarak tanımlarken, Tahran ise uluslararası izolasyondan kurtulma ve ekonomik toparlanma fırsatı görüyor. Anlaşma, İsrail ve Suudi Arabistan gibi bölgesel aktörlerin yanı sıra Avrupa Birliği ve Rusya'nın da onayını gerektiriyor.
Bölgesel ve Küresel Etkileri
Yeni anlaşma çerçevesi, yalnızca ABD-İran ilişkilerini değil, bölgedeki diğer krizleri de etkileyebilir. Yemen'deki Husiler, Suriye'deki İran varlığı ve Irak'taki siyasi denklemler, bu çerçevenin başarısına bağlı olarak şekillenecek. İran'ın nükleer dosyasının çözülmesi, aynı zamanda Basra Körfezi'nde deniz güvenliği ve petrol ticaretinin istikrarı açısından da önem taşıyor. Öte yandan anlaşmanın sağlanamaması halinde, bölgede yeni bir silahlanma yarışı ve İsrail-İran arasında doğrudan askeri çatışma riski artıyor. ABD'nin bu anlaşmayı Kongre'den geçirme süreci ise başlı başına bir siyasi mücadele alanı oluşturuyor; Cumhuriyetçi Parti içindeki şahin kanat, Trump'ı 'Tahran'a yeni tavizler vermekle' suçluyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
ABD-İran arasında 2026'ya ertelenen yeni nükleer anlaşma çerçevesi, Türkiye için bir dizi fırsat ve risk barındırıyor. Ankara, enerji ihtiyacının önemli bir kısmını İran'dan karşılıyor; yaptırımların hafiflemesi, Türkiye'nin enerji tedarikini kolaylaştırabilir ve ekonomik yükünü azaltabilir. Ayrıca Suriye ve Irak'ta iş birliği yapılan İran'la ilişkilerin normalleşmesi, bölgesel istikrara katkı sağlayabilir. Ancak anlaşma sağlanamazsa, yeni bir gerginlik dalgası ve ABD yaptırımlarının ikincil etkileri, Türk bankacılık ve enerji sektörünü olumsuz etkileyebilir. Türkiye, tarihsel olarak hem ABD hem de İran'la diyalog kurabilen nadir ülkelerden biri olarak, bu süreçte arabulucu rolü oynama potansiyeline sahiptir; ancak bu rol, iki ülke arasındaki dengeleri korumayı da gerektiriyor.