ABD'nin İran'a yönelik askeri operasyonu, başlangıçta kısa süreli ve hedefli bir müdahale olarak tasarlanmıştı. Ancak Washington'ın dört ana hedefinde — rejim değişikliği, uzun menzilli balistik füzelerin imhası, nükleer zenginleştirmenin sonlandırılması ve Tahran'ın bölgesel vekil güçlere desteğinin kesilmesi — ilerleme kaydedememesi, operasyonun kalıcı bir savaşa dönüşmesine yol açtı. ABD yetkilileri, bir dizi denenmiş ve başarısız olmuş stratejiyi devreye alırken, İran direncini koruyor ve bölgesel etkisini sürdürüyor.
Operasyonun Arka Planı ve Hedefler
Trump yönetimi, İran'a yönelik operasyonu başlattığında, hızlı ve kesin bir sonuç almayı hedefliyordu. İlk aşamada hava saldırıları ve yaptırımlarla İran'ın nükleer tesisleri vuruldu, ekonomik baskı artırıldı. Ancak Tahran, beklenenin aksine direnç gösterdi ve nükleer programını tamamen durdurmadı. Uzun menzilli balistik füze denemeleri devam etti, bölgesel vekillerine verdiği destek azalmadı. ABD'nin rejim değişikliği çağrıları ise İran içinde geniş bir halk desteği bulamadı; aksine yönetim, dış tehdit algısıyla içeride daha da konsolide oldu.
Washington'ın stratejik iletişiminde sık sık dile getirilen 'dört hedef', sahadaki gerçeklikle örtüşmüyor. Zamanla operasyon, sınırlı bir müdahaleden tam kapsamlı bir çatışmaya evrildi. ABD askeri varlığı bölgede artırıldı, ancak bu durum İran'ın vekil ağını zayıflatmadı; aksine Şii milisler, Irak ve Suriye'de ABD üslerine yönelik saldırılarını yoğunlaştırdı. Uzmanlar, ABD'nin İran'ı askeri yollarla dizginleme çabalarının 2003 Irak işgali sonrası yaşananlara benzer şekilde uzun süreli bir bataklığa dönüştüğünü belirtiyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut
İran operasyonu, sadece ABD-İran ikili ilişkilerini değil, tüm Orta Doğu dengelerini etkiliyor. İsrail, Suudi Arabistan ve BAE gibi ABD müttefikleri, İran'ın nükleer kapasitesinden endişe duyarken, operasyonun uzaması bölgede istikrarsızlığı artırıyor. Rusya ve Çin, ABD'nin İran'a yönelik baskısını eleştirerek, Tahran ile ekonomik ve askeri iş birliklerini sürdürüyor. Bu durum, küresel güç dengelerinde yeni bir soğuk savaş dinamiği yaratıyor.
Öte yandan, İran'ın vekil güçleri üzerinden yürüttüğü asimetrik savaş, ABD'nin konvansiyonel üstünlüğünü etkisiz kılıyor. Lübnan Hizbullah'ı, Yemen Husileri ve Irak'taki milisler, ABD ve müttefiklerine yönelik saldırılarını sürdürüyor. Bu durum, ABD'nin bölgedeki itibarını zedelerken, İran'ın stratejik derinliğini korumasına olanak tanıyor. Ayrıca, nükleer program konusunda Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) ile yürütülen müzakereler de sonuçsuz kaldı; İran, zenginleştirme faaliyetlerini savunma amaçlı olduğunu iddia ederken, Batılı ülkeler bunu inandırıcı bulmuyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
ABD-İran geriliminin kalıcı savaşa dönüşmesi, Türkiye'nin güvenliği ve ekonomisi için ciddi riskler taşıyor. Türkiye, İran ile uzun bir sınırı paylaşıyor ve iki ülke arasında önemli ticaret hacmi bulunuyor. Savaşın uzaması, sınır güvenliğini tehdit edebilir, mülteci akınını tetikleyebilir ve enerji fiyatlarını yükselterek ekonomik baskı yaratabilir. Ayrıca Türkiye, bölgesel istikrarın sağlanması için diplomatik çözümler arayışında; İran ile ABD arasında arabuluculuk yapabilecek ender ülkelerden biri. Ancak ABD'nin sert tutumu, Türkiye'nin denge politikasını zorlaştırıyor. Türkiye, hem NATO müttefiki ABD ile ilişkilerini hem de komşusu İran ile iş birliğini korumak zorunda. Bu denge, uzun süreli bir savaşta daha da hassaslaşacak.