ABD Başkanı Donald Trump'ın yönetimi, Kuzey Amerika kıtasını kapsayan yeni bir jeopolitik doktrin olarak tanımlanan 'Büyük Kuzey Amerika' vizyonunu ortaya koydu. Bu vizyon, yalnızca bir kampanya sloganı değil; askeri, ekonomik ve diplomatik araçlarla hayata geçirilmeye çalışılan, kıta ölçeğinde bir hegemonya projesi olarak değerlendiriliyor. Uzmanlar, söz konusu yaklaşımın faşist jeopolitik geleneklerle benzerlik taşıdığını ve uluslararası hukuku hiçe sayan genişlemeci bir mantığa dayandığını belirtiyor.
Gelişmenin Arka Planı
'Büyük Kuzey Amerika' kavramı ilk olarak Trump'ın seçim kampanyası sırasında dile getirildi. Ardından yönetim, Kanada ve Meksika ile olan ticaret anlaşmalarını yeniden müzakere etme, sınır güvenliğini askeri müdahale tehdidiyle birleştirme ve Latin Amerika'daki sol hükümetlere karşı yaptırımları artırma yoluna gitti. Özellikle Meksika'ya yönelik 'sınırda önleyici askeri operasyon' tartışmaları ve Kanada'ya yönelik yumuşak kereste vergileri, bu vizyonun ekonomik baskı ayağını oluşturuyor.
Tarihsel olarak, 'Büyük Kuzey Amerika' fikri, 19. yüzyıldaki Manifest Destiny (Kader Manifestosu) doktrinine ve 20. yüzyılın başındaki Pan-Amerikanizm akımına kadar uzanıyor. Ancak Trump yönetiminin uyguladığı versiyon, bu geleneklerden farklı olarak açıkça ırkçı ve otoriter bir söylemle besleniyor. Beyaz üstünlüğünü savunan grupların söylemlerine benzer ifadeler, yönetimin üst düzey yetkilileri tarafından dile getiriliyor.
Uluslararası hukuk uzmanları, söz konusu vizyonun BM Şartı'na ve Amerikan Devletleri Örgütü (OAS) ilkelerine aykırı olduğunu vurguluyor. Zira bir devletin, komşu ülkelerin iç işlerine askeri güç kullanarak müdahale etmesi, ancak Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararıyla meşruiyet kazanabilir. Trump yönetimi ise bu tür bir meşruiyet arayışında değil; aksine, 'önce Amerika' söylemini kıta ölçeğinde bir saldırganlıkla birleştiriyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut
ABD'nin kıta ölçeğindeki bu yeni yönelimi, yalnızca Kuzey Amerika'yı değil, tüm Batı Yarımküre'yi etkiliyor. Meksika ve Kanada, askeri ve ekonomik baskılarla karşı karşıya. Orta Amerika ve Karayipler'deki sol eğilimli hükümetler, yaptırımlar ve darbe girişimleriyle hedef alınıyor. Örneğin, Venezuela'ya yönelik artırılan yaptırımlar ve Guaido'ya verilen destek, bu politikanın bir parçası. Küba'ya yönelik ambargonun sürdürülmesi de aynı çerçevede değerlendiriliyor.
Küresel düzeyde ise bu vizyon, diğer büyük güçlerin benzer genişlemeci politikalarını meşrulaştırma riski taşıyor. Rusya'nın Ukrayna'ya müdahalesi, Çin'in Güney Çin Denizi'ndeki iddiaları ve İsrail'in Filistin topraklarındaki işgali, ABD'nin 'Büyük Kuzey Amerika' söylemiyle daha rahat savunulabilir hale geliyor. Uluslararası düzenin temel taşı olan egemenlik ve toprak bütünlüğü ilkeleri aşınıyor.
Avrupa Birliği ve NATO içindeki bazı üyeler, ABD'nin bu yeni yöneliminden endişe duyuyor. Almanya ve Fransa, savunma harcamalarını artırma ve stratejik özerklik arayışlarını hızlandırma kararı aldı. Ancak NATO'nun en büyük askeri gücü olan ABD'nin bu tutumu, ittifak içinde çatlak yaratıyor. Türkiye gibi üyeler, ABD'nin tek taraflı eylemlerinden zaten rahatsızken, bu yeni doktrin daha büyük bir güvensizlik yaratabilir.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Trump'ın 'Büyük Kuzey Amerika' vizyonu, doğrudan Türkiye'yi hedef almasa da, küresel jeopolitik dengeleri sarsacak nitelikte. ABD'nin uluslararası hukuku hiçe sayan genişlemeci tutumu, Türkiye'nin karşı karşıya olduğu bölgesel tehditleri (Suriye, Irak, Doğu Akdeniz) daha da karmaşık hale getirebilir. Ayrıca, ABD'nin Meksika'ya askeri müdahale seçeneğini tartışması, Türkiye'nin sınır ötesi operasyonlarına karşı uluslararası alanda yapılan eleştirileri zayıflatabilir. Öte yandan, ABD'nin Latin Amerika'da sol hükümetlere yönelik baskısı, Türkiye'nin bu ülkelerle olan ilişkilerini olumsuz etkileyebilir. Türkiye, önümüzdeki dönemde ABD'nin tek taraflı eylemlerine karşı daha dikkatli bir diplomasi izlemeli ve uluslararası hukuku savunmaya devam etmeli.