ABD, İran'a karşı savaşa Tahran'ın Orta Doğu'yu tehdit etme kabiliyetini hızla kırabileceği inancıyla girdi. Suudi Arabistan için ise savaş neredeyse tam tersi sonuçlar üretiyor: İran ağır darbe aldı ancak kendisi ve bölgesel müttefikleri hâlâ ciddi bir tehdit oluşturabileceklerini gösterdi. Bu durum, Riyad'ın ABD ile ittifakına ve bölgesel güvenlik stratejisine dair zor soruları gündeme getiriyor.
Savaşın gidişatı ve Suudi Arabistan'ın hesabı
Suudi Arabistan, yıllardır İran'ın nükleer programı ve bölgesel yayılmacılığına karşı ABD'nin güvenlik şemsiyesine güveniyordu. Veliaht Prens Muhammed bin Selman yönetimindeki Riyad, özellikle 2015'ten itibaren İran destekli Husilere karşı Yemen savaşında ağır kayıplar verdi. ABD'nin İran'a yönelik savaşı, Suudiler için İran tehdidini kalıcı olarak ortadan kaldırma fırsatı olarak görülüyordu. Ancak savaşın ilk aylarında İran'ın balistik füze ve insansız hava araçlarıyla Suudi petrol tesislerine ve Körfez'deki nakliye hatlarına yönelik misillemeleri, Riyad'ın savunmasının ne kadar kırılgan olduğunu gösterdi. Suudi Arabistan'ın petrol ihracatı kesintiye uğradı, ekonomik kayıplar arttı.
ABD Başkanı, savaşı kısa sürede bitirme sözü vermişti, ancak İran'ın direnci ve bölgedeki vekil güçleri üzerinden yürüttüğü asimetrik savaş, çatışmayı uzattı. İran, Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen'deki müttefikleri aracılığıyla ABD ve Suudi hedeflerine saldırılar düzenleyerek savaşı genişletti. Suudi Arabistan'ın güney sınırında Husiler, uzun menzilli füzeler ve İHA'larla Suudi şehirlerini vurmaya devam etti. Riyad, ABD'nin İran'ı tamamen etkisiz hale getireceği beklentisinin gerçekleşmediğini gördü.
Bölgesel ve küresel yansımalar
İran, savaşa rağmen Suriye'deki varlığını korudu, Irak'taki Şii milisler üzerinden etkisini sürdürdü ve Husi saldırılarıyla Suudi Arabistan'ı güvenlik açısından zayıflatmayı başardı. Bu durum, Suudi Arabistan'ın bölgesel güç dengesindeki konumunu sarstı. Öte yandan, savaşın uzaması küresel petrol fiyatlarını yükseltti ve dünya ekonomisini olumsuz etkiledi. ABD'nin İran'a karşı savaşı, Çin ve Rusya'nın bölgede daha fazla nüfuz kazanmasına zemin hazırladı. Çin, İran'dan petrol alımlarını sürdürerek ABD yaptırımlarını deldi; Rusya ise Suriye ve İran ile askeri işbirliğini derinleştirdi.
Suudi Arabistan için en büyük endişe, ABD'nin bir noktada savaştan çekilmesi ve İran'ı hâlâ tehditkâr bir güç olarak bırakması. Bu senaryoda Riyad, kendi güvenliğini sağlamak için daha fazla askeri harcama yapmak zorunda kalacak ve belki de İran ile doğrudan müzakereye yönelmek durumunda kalacak. Suudi Arabistan'ın yanlış ata oynadığı iddiası, ABD'nin İran'ı hızlıca yenilgiye uğratacağı varsayımının çökmesiyle güç kazandı. Bölgesel müttefikler de benzer bir hayal kırıklığı yaşıyor; BAE ve diğer Körfez ülkeleri, İran'ın hâlâ ayakta olduğunu ve misilleme kapasitesini koruduğunu görüyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
ABD-İran savaşı ve Suudi Arabistan'ın durumu, Türkiye'nin Orta Doğu politikası açısından kritik sonuçlar doğuruyor. İran'ın zayıflatılması, Türkiye'nin bölgesel denge hesaplarını etkiler; Ankara, İran ile hem rekabet hem işbirliği içinde. Savaşın uzaması, enerji fiyatları ve ticaret yolları üzerinden Türkiye ekonomisini olumsuz etkileyebilir. Ayrıca, Suudi Arabistan'ın ABD'ye olan güveninin sarsılması, Türkiye'nin Körfez ülkeleriyle ilişkilerinde yeni fırsatlar yaratabilir. Türkiye, bölgede diplomatik çözümler için arabuluculuk rolünü güçlendirebilir. Ancak İran'ın askeri kapasitesini koruması, Türkiye'nin sınır güvenliği ve Suriye-Irak denkleminde dikkatli olmasını gerektiriyor.