Uluslararası yardım kuruluşu Oxfam tarafından yayımlanan bir analize göre, Batı Şeria'da 2023 yılından 2025 sonuna kadar İsrail güçleri veya işgalciler tarafından öldürülen Filistinlilerin sayısı, önceki 17 yılda öldürülenlerin toplamından daha fazla oldu. Anadolu Ajansı'nın aktardığı verilere göre, Birleşmiş Milletler İnsani İşler Koordinasyon Ofisi'nin (OCHA) istatistiklerini temel alan raporda, 2023'ten itibaren şiddetin dramatik bir şekilde tırmandığı belirtiliyor. Oxfam'ın tespitlerine göre, bu dönemde 1.200'den fazla Filistinli hayatını kaybetti; bu rakam, 2006-2022 arasındaki 17 yıllık dönemdeki toplam kayıptan daha yüksek.
Gelişmenin arka planı
Raporda, Batı Şeria'da yaşanan bu kanlı dönemin İsrail ordusunun sıklaşan baskınları, yerleşimci şiddeti ve seyahat kısıtlamaları ile bağlantılı olduğu vurgulanıyor. Özellikle 7 Ekim 2023'te Hamas'ın İsrail'e yönelik saldırısının ardından Gazze'de başlayan savaş, Batı Şeria'da da şiddeti tetikledi. İsrail güçleri, bu bölgede art arda operasyonlar düzenlerken, askeri noktalar ve kontrol noktaları güçlendirildi. Oxfam verilerine göre, 2023'ten 2025 sonuna kadar Batı Şeria'da 1.250'den fazla Filistinli öldürülürken, bu sayı 2006-2022 arasındaki 1.100 civarındaki ölümün üzerine çıkmış durumda. Ölenler arasında çocukların ve gençlerin oranı da dikkat çekiyor. Raporda, aynı dönemde on binlerce Filistinlinin yaralandığı ve binlercesinin gözaltına alındığı kaydediliyor.
Oxfam'ın analizi, şiddetin sadece askeri operasyonlarla sınırlı olmadığını, aynı zamanda İsrail yerleşimcilerinin saldırılarının da arttığını ortaya koyuyor. Raporda, 'Yerleşimci şiddeti bir terör biçimidir ve uluslararası hukuka aykırıdır' ifadesi kullanılıyor. Batı Şeria, uluslararası toplum tarafından işgal altında kabul edilen bir bölge olup, buradaki İsrail yerleşimleri Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararlarına aykırıdır. Ancak İsrail hükümeti, yerleşim faaliyetlerini genişletmeye devam ediyor. Raporda, şiddetin yoğunlaştığı şehirler arasında Cenin, Tulkarm ve Nablus öne çıkıyor.
Bölgesel veya küresel boyut
Batı Şeria'daki bu şiddet dalgası, sadece Filistin-İsrail çatışmasının bir uzantısı değil, aynı zamanda bölgesel ve küresel istikrarı da tehdit ediyor. Gazze'de devam eden savaşın etkileri, Batı Şeria'ya sıçramış durumda. Birleşmiş Milletler ve uluslararası insan hakları örgütleri, İsrail'in Batı Şeria'daki eylemlerini sık sık kınasa da, somut bir yaptırım uygulanmıyor. ABD ve Avrupa Birliği, İsrail'in kendini savunma hakkını tanırken, Filistinli sivil kayıplarının artmasına rağmen net bir tutum değişikliği göstermedi. Bu durum, uluslararası toplumun çifte standartlı bir politika izlediği eleştirilerini güçlendiriyor. Oxfam raporu, Batı Şeria'da yaşananların aslında bir 'işgalin sistematik şiddeti' olduğunu ve bu şiddetin durdurulması için küresel bir baskı gerektiğini belirtiyor.
Bölgesel olarak, Batı Şeria'daki istikrarsızlık Ürdün ve Mısır gibi komşu ülkeleri de endişelendiriyor. Amman ve Kahire, Filistinlilerin kitlesel yerinden edilmesine yol açabilecek bir çatışma tırmanışından çekiniyor. Ayrıca, İran ve Hizbullah gibi aktörler, Batı Şeria'daki şiddeti İsrail'e karşı bir araç olarak kullanabilir. Bu da bölgesel bir savaşa dönüşme riskini artırıyor. Raporda, 'Batı Şeria bir saatli bomba haline geldi; uluslararası toplum bu duruma seyirci kalmamalı' uyarısı yapılıyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Batı Şeria'da tırmanan şiddet, Türkiye'nin bölgedeki insani ve politik angajmanını yakından ilgilendiriyor. Ankara, Filistin davasına verdiği destek ve İsrail'e yönelik eleştirileriyle biliniyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın sık sık dile getirdiği 'Filistin halkının yanındayız' söylemi, Türkiye'nin bu krizde arabulucu veya insani yardım aktörü olarak öne çıkmasına zemin hazırlıyor. Ancak Türkiye'nin İsrail'le ticari ve diplomatik bağları da bulunuyor; bu nedenle Ankara, denge politikası izlemek zorunda. Batı Şeria'daki bu artış, Türkiye'nin BM ve İslam İşbirliği Teşkilatı gibi platformlarda daha aktif rol almasına yol açabilir. Ayrıca, Türkiye'ye yönelik mülteci akışı riski de bulunuyor; ancak şu an için böyle bir durum söz konusu değil. Küresel olarak bu gelişme, uluslararası hukuk ve insan hakları normlarının zayıfladığı bir dönemde, Türkiye'nin bölgesel bir güç olarak söz sahibi olma isteğini güçlendiriyor.