İsrail ile İran arasında son aylarda yaşanan karşılıklı saldırılar geçici olarak durmuş olsa da, uzmanlar iki ülke arasındaki gerilimin kalıcı olarak sona ermediğini ve fırsat bulunduğu anda yeniden sıcak çatışmaya dönüşmesinin kaçınılmaz olduğunu belirtiyor. Singapur merkezli S. Rajaratnam Uluslararası Çalışmalar Okulu’ndan James M. Dorsey, tarafların “kapıyı açık bıraktığını” ve yeniden çatışma ihtimalinin bir an meselesi olduğunu ifade etti. İki ülke arasındaki gerginlik, özellikle İran’ın nükleer programı ve bölgesel nüfuz mücadelesi etrafında şekillenirken, son dönemde yaşanan doğrudan saldırılar ve misillemeler endişeleri artırdı.
Gelişmenin arka planı: Karşılıklı saldırılar ve stratejik bekleme
İsrail ve İran arasındaki gerilim, 2024 baharında İran’ın İsrail’e yönelik insansız hava aracı ve füze saldırısıyla zirveye ulaşmıştı. İsrail’in Şam’daki İran konsolosluğuna düzenlediği ve Devrim Muhafızları komutanlarını hedef alan saldırıya misilleme olarak gerçekleştirilen bu hamle, iki ülkeyi doğrudan askeri karşı karşıya gelme noktasına getirdi. İsrail daha sonra İran içindeki askeri tesislere sınırlı bir karşı saldırı düzenledi. Ancak bu karşılıklı vuruşların ardından taraflar, topyekün bir savaştan kaçınarak daha düşük yoğunluklu bir çatışma stratejisine yöneldi. Dorsey’e göre, bu durum tarafların birbirine doğrudan zarar verme kapasitesini sınarken, aynı zamanda ileriye dönük bir çatışma için zemin hazırlıyor. Orta Doğu’daki diğer krizler (Gazze savaşı, Lübnan’daki Hizbullah gerilimi) da bu dengenin korunmasında etkili oldu.
Bölgesel ve küresel boyut
İran-İsrail çekişmesi, sadece iki ülke arasında değil, aynı zamanda ABD, Rusya ve Çin gibi küresel aktörlerin de dahil olduğu bir bölgesel güç mücadelesinin parçası. ABD, İsrail’in en büyük müttefiki olarak Tahran’a yönelik yaptırımları sürdürürken, Rusya ve Çin İran’la enerji ve askeri iş birliğini derinleştiriyor. Dorsey, özellikle İran’ın nükleer programındaki ilerlemeler ve İsrail’in hava üstünlüğüne karşı geliştirdiği hassas vuruş kabiliyetinin, bölgedeki güç dengesini sürekli olarak değiştirdiğini vurguluyor. Ayrıca, Yemen’deki Husiler, Suriye’deki milisler ve Irak’taki Şii gruplar gibi İran destekli vekil güçler, İsrail ve Suudi Arabistan başta olmak üzere bölge ülkeleri için tehdit oluşturuyor. Bu durum, Doğu Akdeniz’den Basra Körfezi’ne uzanan bir istikrarsızlık kuşağı yaratıyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, İran ve İsrail arasındaki bu gerginlikten doğrudan etkilenmese de, bölgesel dengelerdeki değişim Ankara’nın dış politikasını yakından ilgilendiriyor. İran’la enerji ve ticaret ilişkileri sürerken, İsrail’le son dönemde normalleşme adımları atan Türkiye, iki ülke arasında bir denge politikası izlemek zorunda. Bölgede olası bir geniş çaplı çatışma, Türkiye’nin güney sınırlarında güvenlik risklerini artırabilir ve mülteci akınlarına yol açabilir. Ayrıca, enerji arz güvenliği ve Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanları tartışmaları da bu gerilimden etkilenebilecek konular arasında yer alıyor. Türkiye’nin Suriye ve Irak’taki askeri varlığı da İran destekli gruplarla doğrudan temas halinde olduğundan, istikrarsızlığın artması Ankara’nın güvenlik hesaplarını yeniden gözden geçirmesini gerektirebilir.