New York'ta bakımevlerinde (nursing home) hayatını kaybeden 15 binden fazla kişinin ailesi, altı yıldır eski Vali Andrew Cuomo'ya karşı hukuki ve siyasi bir mücadele yürütüyor. Aileler, Cuomo yönetiminin Mart 2020'de yayımladığı bir genelgeyle, COVID-19 testi yapılmamış hastaların bakımevlerine kabul edilmesini zorunlu kıldığını ve bu kararın binlerce ölüme yol açtığını iddia ediyor. Ayrıca yönetimin, salgının ilk aylarında bakımevi ölümlerini kasıtlı olarak eksik bildirdiği ve rakamları manipüle ettiği öne sürülüyor.
Altı yıllık hukuk ve vicdan mücadelesi
New York Eyaleti'nde bakımevleri, salgının ilk dalgasında adeta bir ölüm yuvasına dönüştü. Cuomo yönetiminin 25 Mart 2020'de yayımladığı genelge, hastanelerde tedavi gören COVID-19 hastalarının, taburcu edildikten sonra bakımevlerine kabul edilmesini emrediyordu. O dönemde test kapasitesinin sınırlı olması nedeniyle birçok hasta, virüs taşıyıp taşımadığı bilinmeden bakımevlerine yerleştirildi. Uzmanlar, bu uygulamanın huzurevlerinde salgını hızla yaydığını ve binlerce yaşlının ölümüne neden olduğunu belirtiyor.
Aileler, Cuomo'nun bu kararı alırken eyaletteki hastanelerin kapasitesini rahatlatmayı hedeflediğini ancak bakımevi sakinlerinin hayatını hiçe saydığını ifade ediyor. New York Başsavcılığı'nın 2021'de yayımladığı bir rapor, bakımevi ölümlerinin eyalet yönetimi tarafından yüzde 50 oranında eksik bildirildiğini ortaya koymuştu. Cuomo'nun danışmanlarından Melissa DeRosa'nın, ölüm rakamlarını 'dondurduklarını' itiraf etmesi, skandalı daha da büyüttü. Cuomo, bu iddiaları reddetse de 2021'de cinsel taciz suçlamaları nedeniyle istifa etti ve hukuki süreç devam ediyor.
Ölenlerin yakınları, altı yıldır ne resmi bir özür ne de adalet bulabildiklerini söylüyor. Birçok aile, Cuomo'nun görevi kötüye kullanma ve ihmali nedeniyle yargılanması için imza kampanyaları düzenliyor. New York Eyalet Meclisi'nde de konuyla ilgili soruşturma komisyonu kurulması talepleri gündeme geliyor ancak şu ana kadar somut bir adım atılmış değil.
Küresel boyut: Salgın yönetiminin hesap verebilirliği
New York bakımevi skandalı, COVID-19 salgını sırasında dünya genelinde hükümetlerin kriz yönetimindeki başarısızlıklarını ve hesap verme mekanizmalarının zayıflığını gözler önüne seriyor. İtalya, İspanya, İngiltere ve Brezilya gibi ülkelerde de benzer tartışmalar yaşandı. Özellikle yaşlı bakım evleri, salgının en kırılgan kurumları oldu. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) verilerine göre, COVID-19 ölümlerinin yüzde 40'ından fazlası bakımevleri ve huzurevleri gibi uzun süreli bakım tesislerinde meydana geldi.
New York'taki dava, salgın yönetiminde siyasi liderlerin hukuki sorumluluğunun sınırlarını da sorgulatıyor. Cuomo, savunmasında olağanüstü hal koşullarında hızlı karar almak zorunda olduğunu ve niyetinin hasta akışını yönetmek olduğunu söylüyor. Ancak aileler, bu tür kararların insan hayatını hiçe sayan sonuçları olduğunu ve bunun hesabının verilmesi gerektiğini vurguluyor. Dava, sadece ABD'de değil, dünyada benzer ihmallerin yargı önüne taşınması için emsal teşkil edebilir.
Türkiye Açısından Değerlendirme
New York'taki bu dava, salgın yönetiminde şeffaflık ve hesap verebilirliğin önemini bir kez daha hatırlatıyor. Türkiye'de de COVID-19 salgını sırasında yaşlı bakım evleri ve huzurevlerinde ölümler yaşandı, ancak bu konuda kapsamlı bir kamuoyu denetimi ve yargısal süreç olmadı. Türkiye'nin güçlü bir sağlık altyapısına sahip olmasına rağmen, kriz anlarında alınan kararların şeffaf bir şekilde raporlanması ve gerektiğinde yargı denetimine açık olması, toplumsal güvenin tesisi açısından kritik. Ayrıca bu dava, demokratik ülkelerde bile salgın yönetiminde hesap verme mekanizmalarının ne kadar zor işlediğini gösteriyor; Türkiye'nin bu alandaki mevzuatını gözden geçirmesi ve gelecekteki krizlere hazırlıklı olması gerekiyor.