İsrail ordusu, çeyrek yüzyılı aşkın bir süre sonra ilk kez Lübnan'ın egemen topraklarındaki stratejik Beaufort Kalesi'ni ele geçirdi. Bu hamle, bölgede Nisan ayından bu yana yürürlükte olduğu iddia edilen ateşkese rağmen gerçekleşti. Başbakan Binyamin Netanyahu'nun talimatıyla başlatılan kara harekâtı, İsrail'in Lübnan'daki askeri varlığını son 25 yılın en derin seviyesine taşıdı. Kale, Litani Nehri'nin kuzeyinde, Hizbullah'ın geleneksel olarak güçlü olduğu bir bölgede yer alıyor ve İsrail için hem askeri hem de sembolik bir öneme sahip.
Gelişmenin arka planı
Beaufort Kalesi, 12. yüzyılda Haçlılar tarafından inşa edilmiş ve stratejik konumu sayesinde yüzyıllar boyunca bölgeye hakim olan güçler için kilit bir nokta olmuştur. İsrail, 1982'deki Lübnan işgali sırasında kaleyi ilk kez ele geçirmiş, ancak 2000 yılında Güney Lübnan'dan çekilirken bırakmıştı. Netanyahu hükümeti, 7 Ekim 2023'teki Hamas saldırısının ardından Lübnan sınırında artan Hizbullah tehdidine karşı "önleyici" bir operasyon başlattıklarını savunuyor. Ancak ateşkes anlaşmalarına rağmen İsrail'in Lübnan topraklarında 10 kilometreden fazla ilerlemesi, uluslararası hukuk açısından ciddi bir ihlal olarak değerlendiriliyor. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin 1701 sayılı kararı, İsrail'in Lübnan'dan çekilmesini ve Litani Nehri'nin güneyinde yalnızca BM barış gücü (UNIFIL) ve Lübnan ordusunun bulunmasını öngörüyor.
İsrail ordusu, operasyonun amacının Hizbullah'ın sınıra yakın konuşlanmış roket rampalarını imha etmek olduğunu belirtiyor. Ancak Beaufort Kalesi'nin alınması, İsrail'in kalıcı bir işgal niyetinde olabileceği endişelerini artırdı. Lübnan Başbakanı Necip Mikati, İsrail'in bu hamlesini "egemenliğe açık bir saldırı" olarak nitelendirirken, Hizbullah lideri Hasan Nasrallah İsrail güçlerine karşı direniş çağrısı yaptı. Bölgedeki kaynaklara göre, çatışmalarda şu ana kadar 20'den fazla sivil hayatını kaybetti ve 100 binden fazla Lübnanlı evlerini terk etmek zorunda kaldı.
Bölgesel boyut ve analiz
İsrail'in Lübnan'daki bu derinleşen işgali, Orta Doğu'da yeni bir çatışma dalgasının habercisi olabilir. İran destekli Hizbullah, 2006 savaşından bu yana önemli ölçüde güçlenmiş durumda ve İsrail'e karşı hassas füze saldırıları düzenleyebilecek kapasiteye sahip. Netanyahu, iç politikada artan protestolar ve yolsuzluk suçlamalarıyla boğuşurken, dış politikada sert bir söylem izliyor. ABD, İsrail'in kendini savunma hakkını desteklemekle birlikte, ateşkes ihlallerinden duyduğu endişeyi dile getiriyor. Rusya ve Çin ise BM Güvenlik Konseyi'nde İsrail'i kınayan açıklamalar yaparken, İran, Suriye üzerinden Hizbullah'a lojistik destek sağlamaya devam ediyor. Bu durum, Lübnan'ın zaten kırılgan olan ekonomisini ve siyasi istikrarını daha da tehlikeye atıyor.
Uzmanlar, İsrail'in bu hamlesinin uzun vadede bölgesel bir savaşa dönüşme riski taşıdığını vurguluyor. Özellikle İsrail'in Golan Tepeleri'ni ilhak etmesi ve Batı Şeria'daki yerleşimleri genişletmesiyle birlikte, Lübnan'daki işgal, İsrail'in "büyük İsrail" projesinin bir parçası olarak görülüyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, İsrail'in Lübnan'daki işgalini kınayan ilk ülkeler arasında yer almış, Cumhurbaşkanı Erdoğan İsrail'in uluslararası hukuku ihlal ettiğini belirterek sert tepki göstermiştir. Bu gelişme, Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki enerji güvenliği ve bölgesel nüfuz mücadelesi açısından kritik öneme sahiptir. İsrail-Hizbullah çatışmasının büyümesi halinde, Türkiye'nin Suriye'deki askeri varlığı ve mülteci yükü daha da ağırlaşabilir. Ayrıca İsrail'in agresif politikaları, Ankara'nın Filistin davasına verdiği desteği güçlendirirken, ABD ile ilişkilerinde yeni gerilimlere yol açabilir. Türkiye, BM ve İİT platformlarında İsrail'e yaptırım çağrısı yaparak diplomatik girişimlerini sürdürmektedir.