İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, İran'a yönelik kapsamlı bir askeri harekat başlatarak yıllardır hayalini kurduğu stratejik hedefe ulaştı. Ancak bu kısa vadeli askeri başarı, Netanyahu'yu yılların en zorlu siyasi pozisyonuna sürükledi. Savaşın getirdiği ekonomik yük, uluslararası toplumdaki artan izolasyon ve iç siyasette yükselen muhalefet sesleri, İsrail Başbakanı'nı beklenmedik bir çıkmaza itti.
Bir Hayalin Gerçekleşmesi, Bir Kabusun Başlangıcı
Netanyahu, kariyeri boyunca İran'ın nükleer programını ve bölgesel etkisini sınırlamayı öncelik haline getirmişti. İsrail istihbaratının yıllar süren hazırlıkları sonucunda, İran'ın nükleer tesislerine, askeri altyapısına ve Devrim Muhafızları hedeflerine yönelik üç aşamalı bir operasyon başlatıldı. İlk aşamada hava saldırıları, ikinci aşamada siber saldırılar ve üçüncü aşamada ise kara unsurlarının kullanıldığı özel harekat yer aldı. Operasyonun ilk haftasında İran'ın uranyum zenginleştirme kapasitesinin %70'inin imha edilmesi, Netanyahu'nun “tarihi zafer” ilanına neden oldu.
Ancak savaşın ikinci haftasından itibaren gelişmeler tersine dönmeye başladı. İran'ın misilleme saldırıları sonucu İsrail'in kuzey şehirlerinde sivil kayıpların artması, Netanyahu hükümetinin savaş yönetimine duyulan güveni sarstı. Ekonomik göstergeler de bozuldu: İsrail para birimi şekel, dolar karşısında %12 değer kaybederken, borsa endeksi 2020'den bu yana en düşük seviyesine indi. Savaş harcamalarının milli gelire oranı %15'e yükselirken, turizm gelirlerinde %90 düşüş yaşandı.
Beyaz Saray, Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletler'in çağrılarına rağmen Netanyahu'nun ateşkesi kabul etmemesi, İsrail'i diplomatik olarak yalnızlaştırdı. ABD Başkanı'nın Netanyahu'yu arayarak “savaşı kontrol altında tutması” yönündeki uyarısı, iki lider arasındaki ilişkilerde görülmemiş bir soğukluğa işaret ediyor. Bu durum, İsrail'in uzun vadeli güvenlik garantilerini ve ekonomik yardımlarını riske atabilir.
Bölgesel Yansımalar ve Güç Dengeleri
Savaş yalnızca İsrail-İran ekseninde kalmadı, tüm Ortadoğu'yu etkiledi. Lübnan Hizbullah'ı, Suriye'deki İran destekli gruplar ve Yemen'deki Husiler, İran'ın çağrısıyla İsrail'e karşı ikinci bir cephe açtı. Kızıldeniz'de ticari gemilere yönelik saldırılar, küresel tedarik zincirlerinde aksamalara yol açtı. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi İran'la normalleşme sürecinde olan ülkeler, tarafsızlık ilan ederek geri adım attı. Bu durum, Biden yönetiminin Ortadoğu'da inşa etmeye çalıştığı ittifakları zayıflattı.
Rusya ve Çin'in Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde İsrail aleyhine alınan kararları bloke etmesi, bu ülkelerin İran'a yönelik dolaylı desteğini ortaya koydu. Özellikle Rusya'nın, Ukrayna savaşı nedeniyle Batı ile yaşadığı gerilimi Ortadoğu'da dengelemeye çalıştığı görülüyor. Çin ise enerji arzı güvenliği endişesiyle İran'ın yanında yer alıyor. Bu durum, küresel güçler arasındaki rekabetin Ortadoğu'da yeni bir boyut kazandığını gösteriyor.
Netanyahu'nun savaşı başlatırken hedeflediği asıl amaçlardan biri olan İran'ın bölgesel gücünü kırmak, kısa vadede sağlanmış gibi görünse de, uzun vadede İran'ın direnme kabiliyetini ve isteğini artırdı. İran'ın askeri gücü zayıflasa da, ideolojik motivasyonu güçlendi. Bu, bölgede daha uzun süreli bir istikrarsızlığı beraberinde getirebilir.
Türkiye Açısından Değerlendirme
İran-İsrail savaşı, Türkiye için hem güvenlik hem ekonomi hem de diplomasi alanında önemli sonuçlar doğuruyor. Güvenlik açısından, savaşın sınır bölgelerimize sıçramaması kritik. Türkiye'nin Irak ve Suriye'de İran destekli gruplarla yaşadığı mücadele, bu yeni konjonktürde daha karmaşık hale gelebilir. Ekonomik olarak, enerji fiyatlarındaki dalgalanma ve ticaret yollarının güvensizleşmesi, Türkiye'nin enflasyonla mücadelesini zorlaştırabilir. Diplomasi cephesinde ise Türkiye, hem İran hem İsrail'le ilişkilerini dengelemek zorunda. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın ateşkes çabaları ve arabuluculuk girişimleri, Türkiye'nin bölgesel aktör olarak konumunu güçlendirebilir. Ancak bu denge politikası, her iki tarafın da güvenini kaybetme riskini taşıyor.