2021'de Andrew Ivey, Meksika'nın güvenlik politikasının giderek artan bir şekilde askeri bir çerçeveye hapsolduğu uyarısında bulunmuştu. Ivey'in 'Başka Verilerim Var': Ulusal Muhafızlar ve Meksika'nın Askerileşmesinin Derinleşmesi başlıklı analizi, ülkenin bir 'askerileşme tuzağına' doğru ilerlediğini öngörüyordu. Beş yıl sonra, bu öngörü büyük ölçüde gerçekleşmiş durumda. Özellikle Trump yönetiminin göç ve güvenlik konularında artan baskısı, Meksika'yı güvenlik politikasında askeri çözümlere daha da bağımlı hale getirdi. Peki, Meksika nasıl oldu da bu noktaya geldi ve bu durumun bölgesel ve küresel yansımaları neler?
Ulusal Muhafızların Yükselişi ve Askerileşmenin Kurumsallaşması
Meksika Devlet Başkanı Andrés Manuel López Obrador (AMLO), 2019 yılında Ulusal Muhafızlar'ı (Guardia Nacional) kurduğunda, bu birliğin sivil bir polis gücü olacağını ve uyuşturucu kartelleriyle mücadelede temel rol oynayacağını vaat etmişti. Ancak, ordunun (Sedena) ve donanmanın (Semar) bu yeni yapılanmanın içinde ağırlıklı olarak yer alması, Ulusal Muhafızlar'ın zamanla askeri bir karakter kazanmasına yol açtı. 2024 yılında AMLO'nun anayasa değişikliğiyle Ulusal Muhafızlar'ı resmi olarak ordunun komutasına devretmesi, bu dönüşümü tamamladı. Böylece, Meksika'nın iç güvenlik politikası, ordunun yetki alanının genişlemesiyle birlikte kalıcı bir şekilde askerileşmiş oldu.
Bu süreç, yalnızca kurumsal bir değişiklik değil, aynı zamanda insan hakları açısından da ciddi endişeler doğuruyor. Askeri mahkemelerin sivil davaları görmesi, gözaltındaki kişilere yönelik işkence iddiaları ve kayıplar, ordunun polis görevlerini üstlenmesiyle birlikte daha da artmış durumda. Ivey'in 2021'de işaret ettiği 'askerileşme tuzağı', tam da bu noktada ortaya çıkıyor: Ordu, elde ettiği geniş yetkileri geri vermeye yanaşmıyor ve sivil otoriteler, güvenlik politikasını yeniden sivil kontrol altına almakta zorlanıyor.
Trump Baskısı ve Sınır Güvenliğinin Askerileşmesi
Trump yönetiminin 2025'te yeniden iktidara gelmesiyle birlikte, Meksika üzerindeki baskı daha da arttı. Trump, göçmen akınını durdurmak için Meksika'ya karşı yüksek gümrük tarifeleri tehdidinde bulunurken, uyuşturucu kaçakçılığıyla mücadele kapsamında kartellere yönelik askeri operasyonları da gündeme getirdi. Bu baskılar karşısında Meksika hükümeti, Ulusal Muhafızlar'ın sınır güvenliğindeki rolünü daha da artırdı. Ancak bu durum, ordunun siyasi ve toplumsal yaşamda daha da güçlenmesine, eleştirel seslerin ise giderek kısılmasına neden oluyor.
ABD-Meksika ilişkilerindeki bu gerginlik, bölgesel güvenlik dinamiklerini de etkiliyor. Meksika'nın askerileşmiş polis devleti, yalnızca kendi iç meselesi olmaktan çıkıp, Kuzey Amerika'daki güvenlik mimarisinin bir parçası haline gelmiş durumda. ABD'nin göç kontrolü talepleri, Meksika'nın kendi egemenlik alanında askeri çözümlere başvurmasını meşrulaştırırken, bu durum diğer Latin Amerika ülkelerine de örnek teşkil ediyor. Özellikle Orta Amerika'daki 'güvenlik odaklı' politikaların güçlenmesi, bölgenin genelinde orduların siyasi etkisinin artmasına yol açıyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Meksika'daki askerileşme süreci, Türkiye'nin kendi güvenlik politikaları açısından önemli bir örnek teşkil ediyor. Türkiye, özellikle 15 Temmuz darbe girişiminin ardından güvenlik güçlerinin yetkilerini genişletmiş ve ordunun iç güvenlikteki rolünü artırmıştı. Meksika örneği, uzun vadede ordunun sivil otoriteler üzerindeki etkisinin kalıcı hale gelebileceğini ve insan hakları ihlallerinin artabileceğini gösteriyor. Türkiye'nin PKK ve DEAŞ ile mücadelesi kapsamında askeri yöntemlere ağırlık vermesi, benzer bir 'tuzağa' düşme riskini barındırıyor. Ayrıca, ABD'nin göç ve güvenlik konularında komşularına uyguladığı baskı, Türkiye'nin de Suriye ve Irak'taki varlığıyla sınır güvenliği politikalarında karşılaştığı uluslararası baskıları hatırlatıyor. Meksika deneyimi, güvenlik politikalarının sivil denetime açık ve insan haklarıyla uyumlu olması gerektiğinin altını çiziyor; bu, Türkiye'nin de kendi güvenlik mimarisini gözden geçirmesi için önemli bir ders niteliğinde.