Lübnan, 26 Haziran'da imzalanan Üçlü Çerçeve Anlaşması (TFA) ile gerçek ve hakkaniyetli bir barışa kavuşabilir mi? Kısa cevap evet, ancak bu 'evet' yıkıcı bir bedelle geliyor. Washington tarafından bir atılım olarak lanse edilen anlaşma, ciddi dengesizlikler barındırıyor. Lübnanlı siyasi aktörler, bir yandan anlaşmanın getirdiği fırsatları değerlendirmeye çalışırken, diğer yandan da beraberinde getirdiği risklerle boğuşuyor. TFA, ülkenin egemenliğini ve kaynaklarını koruma iddiasında olsa da, pratikte büyük güçlerin çıkarlarına hizmet eden bir mekanizma olarak görülüyor.
Gelişmenin Arka Planı
Üçlü Çerçeve Anlaşması, ABD'nin arabuluculuğunda Lübnan ile İsrail arasında deniz sınırının belirlenmesini hedefliyor. Ancak anlaşmanın detayları incelendiğinde, Lübnan'ın kaynakları üzerindeki kontrolünü önemli ölçüde sınırladığı ve İsrail'e geniş yetkiler tanıdığı görülüyor. Özellikle doğal gaz arama ve çıkarma faaliyetlerinde Lübnan'ın söz hakkı kısıtlanırken, İsrail'e bölgedeki enerji kaynakları üzerinde belirleyici bir rol veriliyor. Bu durum, Lübnan'da büyük bir siyasi tartışmaya yol açtı. Birçok siyasi parti, anlaşmanın ülke çıkarlarına aykırı olduğunu savunurken, diğerleri ise anlaşmanın alternatifsiz olduğunu öne sürüyor.
Anlaşmanın maliyetinin karşılanması da başlı başına bir sorun. Lübnan, derin bir ekonomik krizle boğuşurken, anlaşma kapsamında üstlenmesi gereken yükümlülükler ülkeyi daha da zora sokuyor. Ayrıca, anlaşmanın uygulanması için gerekli olan uluslararası denetim mekanizmalarının Lübnan'ın iç işlerine müdahale riski taşıdığı belirtiliyor. Bu da egemenlik konusunda hassas olan Lübnan kamuoyunda endişe yaratıyor.
Bölgesel veya Küresel Boyut
Üçlü Çerçeve Anlaşması sadece Lübnan'ı değil, tüm bölgeyi etkileyecek potansiyele sahip. Doğu Akdeniz'deki enerji kaynaklarının paylaşımı konusunda yaşanan rekabet, anlaşmayı daha da karmaşık hale getiriyor. İsrail'in anlaşmayı kendi lehine kullanarak bölgedeki nüfuzunu artırması beklenirken, Lübnan'ın zayıflaması bölgesel dengeleri bozabilir. Aynı zamanda, anlaşmanın ABD'nin Ortadoğu politikalarına yeni bir boyut kazandırdığı düşünülüyor. Washington, anlaşmayı bir başarı hikayesi olarak sunarak bölgedeki etkisini pekiştirmeyi hedefliyor.
Anlaşmanın diğer bir boyutu ise Hizbullah ve İran'ın tepkisi. Hizbullah, anlaşmanın Lübnan'ın çıkarlarına aykırı olduğunu savunurken, İran ise anlaşmayı kendi nüfuz alanına bir müdahale olarak görüyor. Bu da anlaşmanın uygulanması sürecinde tansiyonun yükselmesine yol açabilir. Bölgesel güçlerin anlaşmaya karşı tutumu, Lübnan'ın iç siyasetinde de yansımalar buluyor ve ülkeyi daha da kutuplaştırıyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Bu gelişme, Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki enerji politikalarını yakından ilgilendiriyor. Ankara, bölgedeki kaynakların paylaşımında kendi çıkarlarını korumaya çalışırken, Lübnan-İsrail anlaşması Türkiye için bir emsal teşkil edebilir. Türkiye, anlaşmanın dengeleri bozabileceği ve kendi kıta sahanlığı haklarını etkileyebileceği endişesiyle süreci dikkatle izliyor. Aynı zamanda, anlaşmanın bölgedeki istikrarı zedeleyebilecek potansiyeli, Türkiye'nin güvenlik çıkarları açısından da risk oluşturuyor. Türkiye'nin, Lübnan'ın egemenliğini ve kaynaklarını koruyacak bir çözümün parçası olması bölgesel barış ve istikrar için önemli.