Haziran 2026'da ABD, Fransa ve Suudi Arabistan'ın arabuluculuğuyla varılan üçlü anlaşma, Hizbullah'ın silahsızlandırılması ve Lübnan devletinin egemenliğinin yeniden tesisi yolunda kritik bir adım olarak değerlendiriliyor. Eski ABD Dışişleri Bakanlığı yetkilisi David Hale, anlaşmanın kalıcı hale gelmesi için Washington'ın angajmanını artırması ve diplomatik baskıyı sürdürmesi gerektiğini belirtiyor. Hale'e göre, bu süreç ABD Başkanı Donald Trump için Ortadoğu'da ilk somut başarı olma potansiyeli taşıyor.
Anlaşmanın Arka Planı ve Müzakereler
Lübnan'da yıllardır süren siyasi istikrarsızlık ve ekonomik kriz, Hizbullah'ın devlet içinde devlet yapılanmasını güçlendirdi. 2020'deki Beyrut liman patlaması ve ardından gelen ekonomik çöküş, halkın Hizbullah'a olan güvenini sarstı. Bölgesel dinamikler de değişti: Suriye'de Esad rejiminin zayıflaması ve İran'ın bölgedeki etkisinin azalması, Hizbullah'ı askeri ve mali açıdan zor durumda bıraktı. Haziran 2026 anlaşması, bu elverişli ortamda şekillendi. Anlaşma uyarınca Hizbullah, ağır silahlarını Lübnan Silahlı Kuvvetleri'ne devredecek ve siyasi parti olarak faaliyetlerini sürdürecek. Karşılığında, uluslararası toplum Lübnan'a ekonomik yardım ve yeniden yapılanma desteği sağlayacak. Fransa ve Suudi Arabistan, anlaşmanın garantörleri arasında yer alıyor. ABD ise sürecin denetlenmesi ve uygulanmasında kilit rol üstlendi.
David Hale, anlaşmanın kırılgan olduğunu ve Hizbullah'ın silah bırakma konusunda ayak sürüyebileceğini vurguluyor. Hale'e göre, ABD'nin askeri ve mali desteği olmadan Lübnan ordusunun Hizbullah'ın elindeki silahları toplaması zor. Ayrıca, İran'ın anlaşmayı bozmak için provokasyonlara girişebileceği uyarısında bulunuyor. Bu nedenle Washington'ın diplomatik baskıyı sürdürmesi ve bölgesel müttefikleriyle koordinasyonu artırması gerekiyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut
Lübnan anlaşması, Trump yönetiminin Ortadoğu'da diplomatik miras oluşturma çabasının bir parçası. İbrahim Anlaşmaları'nın ardından, bu kez Lübnan'da istikrar sağlanması hedefleniyor. Ancak, anlaşmanın başarısı bölgesel güç dengelerine bağlı. İsrail, Hizbullah'ın silahsızlandırılmasını memnuniyetle karşılasa da, Lübnan'da artan ABD etkisinden rahatsız olabilir. Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri, İran'ın geri çekilmesini olumlu buluyor ve Lübnan'a yatırım yapmaya istekli. Fransa ise eski sömürgeci bağları nedeniyle süreçte aktif rol alıyor. Öte yandan, Rusya ve Çin'in anlaşmaya mesafeli duruşu, küresel rekabetin bir yansıması. ABD'nin tek taraflı angajmanı, uzun vadeli istikrar için yeterli olmayabilir; uluslararası toplumun daha geniş katılımı gerekiyor.
Ekonomik açıdan, Lübnan'ın yeniden yapılanması milyarlarca dolarlık yatırım gerektiriyor. Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası, reformlar karşılığında finansman sağlayabilir. Ancak, yolsuzluk ve şeffaflık sorunları, yardımların etkin kullanımını riske atıyor. Hale, Lübnan hükümetinin reform taahhütlerini yerine getirmemesi durumunda anlaşmanın çökebileceğini belirtiyor.
Güvenlik boyutu da kritik: Hizbullah'ın silahsızlandırılması, Lübnan Silahlı Kuvvetleri'nin kapasitesini artırmayı gerektiriyor. ABD, Lübnan ordusuna eğitim ve teçhizat desteği sağlayabilir. Ayrıca, sınır güvenliği ve Suriye'dan gelebilecek istikrarsızlık, anlaşmanın önündeki riskler arasında.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Lübnan'daki gelişmeler, Türkiye'nin Doğu Akdeniz ve Ortadoğu politikalarını doğrudan etkiliyor. Hizbullah'ın zayıflaması, İran'ın bölgedeki nüfuzunu azaltarak Türkiye'nin lehine bir güç boşluğu yaratabilir. Ancak, ABD'nin Lübnan'da artan etkinliği, Türkiye'nin bölgedeki manevra alanını sınırlayabilir. Türkiye, Lübnan'ın istikrarına ve toprak bütünlüğüne önem veriyor; ekonomik olarak da Lübnan'ın yeniden inşasına katkı sağlayabilir. Ayrıca, mülteci akınını önlemek için Lübnan'da istikrar kritik. Ankara, anlaşmanın uygulanmasında garantör rol üstlenen Fransa ve Suudi Arabistan ile işbirliğini geliştirebilir. Uzun vadede, Türkiye'nin Lübnan'a yönelik enerji ve ticaret projeleri, bölgesel istikrara bağlı.