İsrail ile İran arasında varılan ateşkes, uluslararası toplum tarafından bir başarı olarak selamlansa da, Lübnan için bu duraklama anlamına gelmiyor. Aksine, ülke içindeki şiddet olayları ve siyasi kriz, bu iki bölgesel güç arasındaki vekâlet savaşının doğrudan bir yansıması olarak devam ediyor. Beyrut, bir kez daha, büyük güçlerin jeopolitik satranç tahtasında bir piyon olarak kullanılıyor. Peki, Lübnan neden bu çatışmanın dışına çıkamıyor? Bunun arkasında yatan tarihsel, siyasi ve ekonomik nedenler neler? Bu sorulara yanıt arayan kapsamlı bir analiz.
Arka plan: Hizbullah’ın gölgesinde bir ulus
Lübnan’ın İsrail-İran çatışmasına bu denli angaje olmasının en önemli nedeni, ülkedeki en güçlü silahlı grup olan Hizbullah’ın İran tarafından finanse edilmesi ve askeri olarak desteklenmesidir. 1980’lerde kurulan ve İran Devrim Muhafızları tarafından eğitilen Hizbullah, sadece bir siyasi parti değil, aynı zamanda Lübnan ordusundan daha güçlü bir askeri yapılanmadır. Bu örgüt, İsrail’e karşı yürüttüğü faaliyetlerle tanınırken, İran’ın bölgedeki nüfuzunu yaymak için bir araç haline gelmiştir.
Son dönemdeki gelişmelerde, İsrail’in İran’ın Suriye’deki askeri varlığına yönelik saldırıları artarken, bu saldırıların Lübnan topraklarına da sıçradığı görüldü. Örneğin, İsrail savaş uçakları Beyrut’un güney banliyölerine ve Beka Vadisi’ndeki Hizbullah hedeflerine hava saldırıları düzenledi. Buna karşılık Hizbullah, İsrail işgali altındaki Şeba Çiftlikleri’ne füze atışlarıyla yanıt verdi. Bu karşılıklı saldırılar, ateşkes ilanına rağmen ara ara devam ediyor.
Lübnan hükümeti ise bu durumda neredeyse seyirci konumunda. Ülkedeki siyasi kriz, 2019’dan beri hükümetin kurulamamasına ve devlet kurumlarının çökmesine yol açtı. Merkezi yönetim, Hizbullah’ın askeri kanadını kontrol edemiyor; hatta bu durum, iç siyasette bir denge unsuru olarak da kullanılıyor. Örneğin, Hizbullah’ın İsrail’le çatışması, Lübnan’daki Sünni ve Hıristiyan partiler tarafından sıkça eleştirilirken, Şii tabanı tarafından bir direniş hareketi olarak görülüyor.
Bölgesel boyut: İran-Arap ekseni ve uluslararası dinamikler
Lübnan’daki durum, sadece ikili bir çatışma değil; aynı zamanda bölgesel güç mücadelesinin bir parçası. İran, Hizbullah aracılığıyla Akdeniz kıyılarında bir dayanak noktası elde ederken, Suudi Arabistan liderliğindeki Sünni eksen ise Lübnan’da İran nüfuzunu kırmak için çaba sarf ediyor. Bu bağlamda, Suudi Arabistan’ın Lübnan’a yönelik yaptırımları ve diplomatik gerilimler, ülkeyi bir kez daha Arap-İran rekabetinin ortasına yerleştiriyor.
ABD’nin politikaları da kilit rol oynuyor. Washington, Hizbullah’ı terör örgütü olarak kabul ederken, İsrail’in güvenliğini sağlamak adına Lübnan’a yönelik askeri yardımları sınırlandırıyor. Avrupa Birliği ise daha çok insani yardım ve istikrar arayışında, ancak Hizbullah’ın siyasi ve askeri yapılarını ayırmadığı sürece bu çabalar sınırlı kalıyor.
Sonuç olarak, Lübnan’daki kriz, İran’ın nükleer müzakereleri, ABD’nin bölgeden çekilme sinyalleri ve İsrail’in güvenlik kaygıları gibi faktörlerle derinleşiyor. Bu küresel aktörlerin tweet’lerinin veya açıklamalarının Beyrut sokaklarında karşılık bulduğu bir ortamda, ateşkes ne yazık ki sadece kâğıt üzerinde kalıyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, Lübnan’daki gelişmeleri yakından takip etmek zorundadır. Çünkü Lübnan’da istikrarsızlık, Doğu Akdeniz enerji politikalarını doğrudan etkilemektedir. Ayrıca, Türkiye’nin İran’la rekabet ettiği Suriye sahasında, Hizbullah’ın gücü Ankara’nın manevra alanını daraltmaktadır. Buna karşın, Türkiye, Lübnan’daki Sünni kesimle ve mülteci kriziyle ilgili önemli bir role sahiptir. Bu nedenle, Türk dış politikası, Lübnan’da tüm taraflarla diyaloğu sürdürerek dengeleyici bir güç olmayı hedeflemelidir. Aksi halde, bölgedeki vekâlet savaşları Türkiye’nin güvenliğini tehdit edebilir.