Lübnan’da, ABD ile İran arasında varıldığı iddia edilen gayriresmî ateşkesin ardından İsrail ile Hizbullah arasındaki çatışmalarda gözle görülür bir yavaşlama yaşansa da, Beyrut’tan güneye uzanan hatlarda ‘kırılgan bir sessizlik’ hâkim. Pek çok Lübnanlı, bu anlaşmanın savaşı nihai olarak sona erdireceğine dair ciddi şüpheler taşıyor. Özellikle sınır bölgelerinde yerlerinden edilen on binlerce sivil, ateşkesin kalıcı olup olmayacağını sorgularken, siyasi analistler de sahadaki gerçekliğin ABD-İran masasındaki diplomatik sinyallerle örtüşmediğini vurguluyor.
Gelişmenin arka planı
ABD ve İran arasında, Lübnan’ı da kapsayan bölgesel bir gerilimi azaltma mutabakatına varıldığı yönündeki haberler, uluslararası basında geniş yankı uyandırdı. Ancak ne Washington ne de Tahran bu konuda resmî bir açıklama yapmış değil. Sızıntılar, tarafların Gazze ve Lübnan’da doğrudan çatışmaktan kaçınma konusunda sözlü bir anlaşmaya vardığını öne sürüyor. Buna karşın İsrail, Hizbullah’ın güney Lübnan’daki askerî varlığını sürdürdüğü ve İran’dan silah sevkiyatının devam ettiği gerekçesiyle operasyonlarını durdurmayacağını sinyallerini veriyor. Hizbullah ise çatışmaların ancak İsrail’in Lübnan topraklarından tamamen çekilmesi ve Filistin halkına yönelik saldırılarının son bulması hâlinde bitebileceğini belirtiyor. Bu nedenle sahadaki fiilî durum ile diplomatik iddialar arasındaki uçurum, ateşkesin ne kadar süreceği sorusunu akıllara getiriyor.
Bölgede görev yapan diplomatik kaynaklara göre, ABD’nin önceliği, İsrail ile Hizbullah arasında tam ölçekli bir savaşı engellemek ve İran’ın nükleer dosyasındaki müzakerelere odaklanabilmek. Bu amaçla Washington, Beyrut üzerinden Hizbullah’a ‘ılımlı’ mesajlar iletiyor. Fakat Hizbullah’ın İran’dan bağımsız hareket etmediği düşünüldüğünde, Tahran’ın uzun vadeli stratejisi belirleyici olacak. İran ise bir yandan nükleer takvimini ilerletirken, diğer yandan Lübnan’daki vekil gücünü muhafaza etmek istiyor.
Bölgesel veya küresel boyut
Bu kriz, sadece Lübnan ve İsrail için değil, Doğu Akdeniz’den Basra Körfezi’ne kadar uzanan bölgesel dengeler açısından da kritik. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi Körfez ülkeleri, İran’ın Lübnan üzerinden nüfuzunu artırmasından endişe ediyor. Avrupa Birliği ise Doğu Akdeniz’de istikrarsızlığın enerji güvenliğini tehdit etmesinden çekiniyor. Özellikle İsrail’in olası bir kara harekâtı, mülteci akınını tetikleyerek Kıbrıs ve Yunanistan’ı da etkileyebilir. Bu nedenle ABD-İran arasındaki zımni mutabakatın sürmesi, bölgesel savaş riskini bir süreliğine de olsa ertelese de kalıcı bir barış sağlamaktan uzak.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Lübnan’daki istikrarsızlık, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki enerji stratejisini ve bölgesel nüfuzunu doğrudan etkiliyor. Ankara, Lübnan’daki Türkmen toplumu ve Sünni kesimlerle yakın ilişkilerini sürdürürken, Hizbullah’ın yükselişini kendi çıkarları açısından tehdit olarak görüyor. Ayrıca İran’ın Lübnan üzerinden bölgesel yayılmacılığı, Türkiye’nin Suriye ve Irak’taki varlığıyla rekabet ediyor. Türkiye, ABD-İran dengesinin sağlanması durumunda Lübnan’daki çatışmaların sona ermesini desteklemekle birlikte, kalıcı bir çözüm için BM Güvenlik Konseyi’nin 1701 sayılı kararının tam olarak uygulanması gerektiğini vurguluyor. Aksi takdirde, Doğu Akdeniz’de yeni bir mülteci dalgası ve enerji güvenliği sorunu Türkiye’yi de olumsuz etkileyebilir.