Küresel ekonominin son yıllarda karşılaştığı arz yönlü şoklar, onlarca yıldır enflasyon hedeflemesi stratejisini yönlendiren temel varsayımları geçersiz kıldı. Jeopolitik parçalanmanın hız kazandığı, tedarik zinciri kesintilerinin sıklaştığı ve enerji ile gıda fiyatlarının dalgalandığı bir ortamda merkez bankalarının geleneksel para politikası araçlarının etkinliği, piyasaların bu politikalara olan inancıyla doğru orantılı hale geldi. Bu makale, söz konusu dönüşümün küresel ve bölgesel yansımalarını mercek altına alıyor.
Eski Paranın Yeni Dünyası: Enflasyon Hedeflemesi Neden Zorlanıyor?
1990'lardan itibaren Yeni Zelanda, Kanada ve İngiltere gibi ülkelerin öncülüğünde yaygınlaşan enflasyon hedeflemesi rejimi, merkez bankalarına fiyat istikrarını sağlama konusunda büyük bir güven kazandırmıştı. Ancak bu modelin altında yatan varsayım, enflasyonun esas olarak talep yönlü faktörlerden kaynaklandığı ve merkez bankalarının faiz oranları ile para arzını kontrol ederek bu talebi dizginleyebileceğiydi. Oysa 2020'li yıllar, COVID-19 pandemisinin tedarik zincirlerini kırması, Rusya'nın Ukrayna'yı işgali sonrası enerji ve gıda fiyatlarındaki patlama, Çin'in sıfır-COVID politikalarıyla ara malı tedarikindeki aksamalar gibi arz yönlü şokların baskın olduğu bir döneme işaret etti. Merkez bankaları bu tür şokları yönetmekte zorlandı; çünkü faiz artırımı talep kaynaklı enflasyonu soğuturken, arz kısıtından kaynaklanan fiyat artışlarına karşı sınırlı bir etkiye sahip. Üstelik sıkı para politikası, büyümeyi yavaşlatma riskini de beraberinde getiriyor. Bu durum, para politikasının sadece merkez bankalarının kararlarıyla değil, aynı zamanda hükümetlerin maliye politikaları, ticaret politikaları ve jeopolitik gelişmelerle de yakından iç içe geçtiğini gösteriyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut: Parçalanan Ekonomiler, Ortak Sorun
Küresel jeopolitik parçalanma, özellikle ABD ile Çin arasındaki teknoloji ve ticaret savaşları, Avrupa'nın enerji bağımlılığından kurtulma çabaları ve gelişmekte olan ülkelerin artan borç yükü, merkez bankalarının işini daha da karmaşık hale getiriyor. Örneğin, ABD Merkez Bankası (Fed) enflasyonla mücadelede agresif faiz artırımlarına giderken, bu durum gelişmekte olan ülkelerden sermaye çıkışına ve döviz kurlarında baskıya yol açıyor. Avrupa Merkez Bankası (ECB) ise enerji fiyatlarındaki yükselişin yol açtığı enflasyonla birlikte durgunluk riskini dengelemeye çalışıyor. Bu ortamda merkez bankalarının bağımsızlığı da sorgulanmaya başladı; bazı hükümetler, düşük büyüme ve yüksek işsizlikle mücadele için gevşek para politikası talep ederken, merkez bankaları fiyat istikrarını önceliklendirmekte ısrar ediyor. Uzmanlara göre, arz şoklarına karşı daha esnek bir politika çerçevesi geliştirilmesi, enflasyon hedeflemesinin mutlak bir kural olarak değil, bir rehber olarak görülmesi ve maliye politikasıyla eşgüdümün artırılması gerekiyor. Ayrıca, merkez bankalarının iklim değişikliği gibi yapısal sorunlarla da ilgilenmesi, politika araç setlerini genişletiyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Gelişmeler, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası'nın (TCMB) içinde bulunduğu zorlu denklemi daha da karmaşıklaştırıyor. Türkiye, küresel arz şoklarına (enerji, gıda ithalatı) karşı son derece hassas bir ekonomiye sahip. Jeopolitik parçalanma, Türkiye'nin serbest ticaret anlaşmaları ağı ve lojistik avantajına rağmen dış ticaret hadlerini olumsuz etkiliyor. TCMB, geleneksel olmayan para politikaları sonrasında yeniden faiz artırımına yönelse de, bu sürecin başarısı büyük ölçüde iç talebi kontrol altına alma ve döviz rezervlerini güçlendirme kabiliyetine bağlı. Ancak küresel deneyim, arz şokları karşısında sadece para politikasının yeterli olmadığını; yapısal reformlar, yatırım ortamının iyileştirilmesi ve enerji verimliliği gibi alanlarda eşgüdüm gerektiğini gösteriyor. Türkiye'nin bu yeni küresel düzendeki yerini belirleyecek faktör, politika yapıcıların arz şoklarına karşı ne kadar esnek ve koordineli bir yanıt üretebildiğidir.