Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonraki kısa dönemde, Amerikalı karar alıcılar ve entelektüeller, liberal uluslararası düzenin artık kendi kendini sürdürebilecek kadar güçlendiğine kendilerini ikna etti. Ancak tarih, kurallara dayalı herhangi bir sistemin ne kadar ayrıntılı olursa olsun, kendi işleyişini yönetmek ve yorumlamak için yeterli kural koyamadığını gösteriyor. Sistem, kaçınılmaz olarak kuralların cevaplayamadığı sorularla karşı karşıya kalıyor. Bu durum, uluslararası ilişkilerde güç dengesinin yeniden şekillendiği günümüzde özellikle belirgin hale geliyor.
Liberal Düzenin Kırılganlığı
1990’ların başında Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte, ABD öncülüğündeki Batı ittifakı, demokrasi, insan hakları ve serbest ticarete dayalı bir dünya düzeni vizyonunu küresel ölçekte yaygınlaştırmaya çalıştı. Bu vizyon, Birleşmiş Milletler, NATO, Dünya Ticaret Örgütü gibi uluslararası kurumlar aracılığıyla somutlaştırıldı. Ancak bu kurumların işleyişi, büyük ölçüde ABD’nin askeri, ekonomik ve siyasi hegemonyasına dayanıyordu. 2000’li yıllarla birlikte Çin’in yükselişi, Rusya’nın revizyonist politikaları ve küresel güneyin artan etkisi, bu düzenin temel kabullerini sorgulamaya başladı.
Sistemin İçsel Çelişkileri
Kurallara dayalı bir sistem, tanımı gereği, tüm durumları öngöremez ve kapsayamaz. Bu boşluklar, güçlü aktörlerin kendi çıkarları doğrultusunda kuralları esnetmesine veya yeniden yorumlamasına olanak tanır. Örneğin, ticaret kuralları, ülkelerin ulusal güvenlik gerekçesiyle korumacı önlemler almasına izin verir. Bu madde, son yıllarda ABD ve Çin arasındaki ticaret savaşında sıkça kullanıldı. Benzer şekilde, BM Güvenlik Konseyi’nin veto yetkisi, beş daimi üyenin çıkarlarını korurken, diğer ülkelerin aleyhine işleyebiliyor. Bu tür yapısal çelişkiler, sistemin meşruiyetini zamanla aşındırıyor.
Uluslararası hukukun uygulanması da başka bir sorun alanı. Mahkeme kararlarının bağlayıcılığı, ancak devletlerin bu kararlara uyma iradesiyle anlam kazanıyor. Güçlü devletler, aleyhlerine olan kararları görmezden gelebiliyor veya yaptırımlardan muaf tutulabiliyor. Bu durum, sistemin adalet algısını zedeliyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut
Kurallara dayalı düzenin çöküşü, özellikle Avrupa’nın güvenlik mimarisi ve Asya-Pasifik’teki güç dengesi üzerinde doğrudan etkili oluyor. Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, uluslararası hukukun temel ilkelerinin (egemenlik, toprak bütünlüğü) ihlal edilmesiyle sonuçlandı. Batı’nın tepkisi, yaptırımlarla sınırlı kalırken, Rusya’nın hedeflerine ulaşması engellenemedi. Çin’in Tayvan üzerindeki iddiaları ve Güney Çin Denizi’nde askeri varlığını artırması, bölgesel düzenin kırılganlığını ortaya koyuyor. Bu durum, küçük devletler için bir güvenlik ikilemi yaratıyor: Ya büyük güçlerin himayesine girecekler ya da kendi güvenlik kapasitelerini artıracaklar. Her iki seçenek de bölgesel istikrarı tehdit ediyor.
Küresel ekonomik düzen de benzer bir sarsıntı yaşıyor. Dünya Ticaret Örgütü reforme edilemez hale gelirken, bölgesel ticaret blokları (RCEP, CPTPP) öne çıkıyor. ABD, Çin’e karşı teknoloji savaşı başlatırken, tedarik zincirleri yeniden şekilleniyor. Bu durum, gelişmekte olan ülkeler için belirsizlik yaratıyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Kurallara dayalı düzenin zayıflaması, Türkiye’nin dış politikasında yeni fırsatlar ve riskler yaratıyor. Bir yandan, çok kutuplu dünyada Ankara, Rusya, ABD ve Avrupa arasında manevra alanını genişletebiliyor. Örneğin, Ukrayna savaşında arabuluculuk rolü üstlenmesi, bu esnekliğin bir sonucu. Diğer yandan, uluslararası hukukun zayıflaması, Doğu Akdeniz’deki hak iddialarını tehdit ediyor. Yunanistan’ın uluslararası tahkim ve AB desteğiyle hareket etmesi, Türkiye’nin kazanımlarını sınırlayabilir. Ayrıca, ABD’nin yaptırım rejimleri ve F-35 programından çıkarılması, sistemin keyfi uygulamalarının Ankara’yı olumsuz etkilediğini gösteriyor. Bu ortamda Türkiye, kendi çıkarlarını korumak için hem çok taraflı diplomasiyi hem de askeri caydırıcılığı aynı anda kullanmak zorunda. Kısacası, kuralsızlaşan dünya, Türkiye için zorlu ama kaçınılmaz bir denge oyunu anlamına geliyor.