Kültür Devrimi'nin sona ermesinin üzerinden elli yıl geçti. Ancak Çin'in mevcut liderleri, bu dönemin korkunç mirasını görmezden gelmeyi tercih ediyor. The Economist'in haftalık Çin podcast'i, bu hassas konuyu mercek altına alıyor. 1966-1976 yılları arasında yaşanan Kültür Devrimi, milyonlarca insanın hayatını kaybetmesine, ailelerin parçalanmasına ve ülke çapında derin bir travmaya yol açtı. Bugün Çin hükümeti, bu dönemi resmi tarih anlatısında neredeyse tamamen silmiş durumda. Peki, neden?
Kültür Devrimi'nin arka planı ve sonuçları
Kültür Devrimi, 1966'da Mao Zedong'un proletarya kültür devrimi çağrısıyla başladı. Mao, parti içindeki revizyonist eğilimlere karşı gençliği harekete geçirmek istedi. Kızıl Muhafızlar olarak bilinen genç gruplar, öğretmenleri, aydınları, parti üyelerini ve sıradan vatandaşları hedef aldı. Okullar kapatıldı, tarihi eserler tahrip edildi, milyonlarca insan "sağcı" damgasıyla işkence gördü, sürgüne gönderildi veya öldürüldü. Resmi rakamlar açıklanmasa da, tahminler 1 ila 2 milyon arasında can kaybı olduğunu gösteriyor. 1976'da Mao'nun ölümü ve ardından Deng Xiaoping'in iktidara gelmesiyle dönem sona erdi. 1981'de Çin Komünist Partisi, Kültür Devrimi'ni "ciddi bir hata" olarak kabul etti. Ancak o günden bu yana, özellikle son on yılda, bu döneme dair kamuoyu tartışmaları sistematik olarak bastırılıyor.
Çin lideri Xi Jinping döneminde, tarihsel anlatı yeniden şekillendirildi. Mao'nun mirası kısmen rehabilite edildi; Kültür Devrimi'nin olumsuz yönleri ise ya sansürlendi ya da "kaçınılmaz bir süreç" olarak sunuldu. Ders kitaplarında Kültür Devrimi'ne ayrılan bölümler kısaltıldı, hatta bazılarında tamamen çıkarıldı. Sosyal medyada ve akademik çalışmalarda bu döneme atıfta bulunmak neredeyse imkânsız hale geldi. The Economist podcast'i, bu sansürün arkasındaki siyasi motivasyonları inceliyor: Parti, meşruiyetini Mao dönemine ve devrimci mirasa dayandırırken, aynı zamanda bu mirasın yol açtığı yıkımı kabul etmek istemiyor. Ayrıca, Kültür Devrimi'ni hatırlamak, bugünkü otoriter uygulamalara dair eleştirel bir bilinç yaratabilir.
Bölgesel ve küresel boyut
Çin'in Kültür Devrimi ile yüzleşmemesi, sadece iç mesele değil, aynı zamanda küresel bir etkiye sahip. Çin, dünyanın ikinci büyük ekonomisi ve önde gelen otoriter gücü olarak, tarihsel travmalarla nasıl başa çıkılacağı konusunda bir model oluşturuyor. Rusya'nın Stalin dönemi, Kamboçya'nın Khmer Rouge yılları veya Şili'nin Pinochet rejimi gibi örneklerde de benzer inkâr mekanizmaları görülüyor. Ancak Çin örneği, ekonomik büyüme ile otoriter kontrolün bir arada yürütülebileceğini gösterdiği için ayrı bir öneme sahip. Uluslararası kuruluşlar ve insan hakları grupları, Çin'in tarihsel hafızayı bastırmasını, günümüzdeki insan hakları ihlallerinin (Sincan'daki Uygurlara yönelik politikalar, Hong Kong'daki baskılar) bir habercisi olarak yorumluyor. Ayrıca, Çin'in tarih anlatısını kontrol etmesi, yumuşak güç projeksiyonunu da etkiliyor: Pekin, dünyaya "uyumlu bir toplum" imajı sunarken, geçmişindeki karanlık sayfaları gizlemeye çalışıyor.
Kültür Devrimi'nin 50. yılında, Çin içinde ve dışında bu dönemi hatırlamak isteyen sesler var. Yurt dışındaki Çinli aydınlar, anma etkinlikleri düzenliyor; bazı Batılı üniversitelerde dersler veriliyor. Ancak Çin anakarasında, bu tür etkinlikler engelleniyor, katılımcılar gözaltına alınabiliyor. The Economist'in podcast'i, bu sessizliğin Çin toplumunda yarattığı kuşaklar arası travmaya da dikkat çekiyor: Birçok genç Çinli, Kültür Devrimi hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyor; bilenler ise konuşmaktan korkuyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Çin'in Kültür Devrimi'ni unutturma çabası, Türkiye için doğrudan bir dış politika sorunu oluşturmasa da, otoriter rejimlerin tarihle ilişkisi konusunda önemli bir ders niteliğinde. Türkiye, kendi yakın tarihinde (12 Eylül darbesi, 1915 olayları) benzer tartışmalarla boğuşurken, Çin örneği, tarihsel travmaların bastırılmasının uzun vadede toplumsal kutuplaşmayı derinleştirdiğini gösteriyor. Ayrıca, Çin'in ekonomik gücü ve Kuşak-Yol Projesi kapsamında Türkiye ile artan işbirliği, Pekin'in tarih anlatısına eleştirel yaklaşan Türk akademisyen ve gazeteciler için baskı riskini artırabilir. Türkiye, insan hakları ve ifade özgürlüğü konularında Çin ile ilişkilerinde dengeli bir tutum izlemeli; tarihsel gerçeklerin inkârına karşı evrensel ilkeleri savunmalıdır.