Küresel sahnede 2016'yı andıran bir atmosfer hakim. O dönemde popülist dalgalar yükselmiş, büyük güç rekabeti derinleşmiş ve uluslararası kuruluşların geleceği sorgulanmaya başlamıştı. Şimdi, 2026 yılına girerken aynı hissiyat geri dönüyor: siyasi kutuplaşma, ekonomik istikrarsızlık ve askeri gerginlikler. Bu durum, bazı analistlere göre "büyük sıfırlamanın" bir sıfırlaması olarak nitelendiriliyor. Peki, bu tarihsel döngü gerçekten mi yaşanıyor yoksa sadece bir algı mı?
Tarihsel Döngüler ve Siyasi Deprem
2016, dünya siyasetinde bir dönüm noktasıydı. Brexit referandumu, ABD'de Donald Trump'ın başkanlık seçimini kazanması ve Avrupa'da sağ popülist partilerin yükselişi, küresel liberal düzenin temellerini sarsmıştı. O yıllarda, otoriterleşme eğilimleri güçlenmiş, göç politikaları ve serbest ticaret anlaşmaları yoğun şekilde eleştirilmişti.
2026'da ise benzer temalar yeniden su yüzüne çıkıyor. Örneğin, Avrupa'nın birçok ülkesinde seçimler, göç karşıtı ve milliyetçi söylemler üzerinden ilerliyor. Almanya'da koalisyon görüşmeleri tıkanırken, Fransa'da aşırı sağın oyları artıyor. Benzer şekilde, Amerika'da seçim sonrası siyasi kutuplaşma en üst seviyede; Kongre'deki ilk haftada rekor sayıda yasa tasarısı çıkmazken, iki parti arasındaki diyalog neredeyse tamamen kopmuş durumda.
Ekonomi tarafında da 2016'nın izleri görülüyor. O dönemde küresel ticaretin yavaşlaması ve emtia fiyatlarındaki düşüş birçok gelişmekte olan ülkeyi zorlamıştı. Bugün ise benzer bir tablo var: enflasyon, merkez bankalarının bağımsızlığına yönelik artan siyasi baskıyla mücadele ederken, sermaye hareketleri dalgalanıyor. Dünya Bankası'nın son raporu, küresel büyümenin %2,9'a gerileyeceğini öngörüyor; bu, 2020'nin pandemi yılı hariç, son yirmi yılın en düşük seviyesi olacak.
Küresel Güvenlik Mimarisinin Sarsıntısı
2016'daki güvenlik endişelerinin merkezinde muhtemelen silah kontrolü ve uluslararası ittifakların geleceği vardı. Bugün de benzer bir huzursuzluk söz konusu. Orta Doğu'da sıcak savaş alanları olmasa da, bölgesel güçler arasındaki vekalet savaşları, deniz güvenliği ve nükleer programlar üzerindeki pazarlıklar, yeni bir kriz potansiyeli yaratıyor.
NATO'nun 75. zirvesi geçtiğimiz hafta yapıldı; ancak üye ülkeler arasındaki görüş farklılıkları dikkat çekiyor. Özellikle askeri harcamalar ve enerji güvenliği konularında derin bölünmeler yaşanıyor. Doğu Avrupa'daki askeri tatbikatların sayısı arttı; bu, sadece Rusya sınırında değil, Baltık ülkelerinde de bir gerilim kaynağı. Bu tarihsel döngünün bir tekrarı mı, yoksa benzersiz yeni bir durum mu olduğu sorusu, uluslararası ilişkiler teorisyenlerine göre hala tartışmalı.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Bu küresel kutuplaşma ve güvenlik gerilimi, Türkiye'yi doğrudan etkiliyor. Türkiye, NATO üyesi olarak ittifak içindeki gerilimleri yakından izlerken, doğu ve güney sınırlarındaki istikrarsızlıkla da mücadele ediyor. Ekonomik dalgalanmalar ve küresel ticaretteki yavaşlama, Türkiye'nin ihracat gelirlerini ve yatırım ortamını olumsuz etkileyebilir. Ancak Türkiye, son yıllarda izlediği dengeli dış politika sayesinde bölgesel bir köprü konumunu sürdürüyor ve krizleri fırsata çevirme kapasitesine sahip. 2016'dan bu yana kazanılan tecrübeler, bu kez daha hazırlıklı olunmasını sağlıyor.