Körfez'deki savaş, ABD'nin en önemli Arap müttefikleri olan Mısır ve Ürdün'ü ciddi şekilde zayıflattı. Kahire yönetimi savaşta aktif rol oynayacağını ilan ederken, Amman tarafsız kalacağını söylemişti; ancak iki ülke de verdikleri sözleri tutamadı. Bu durum, Washington'un bölgedeki stratejik ortaklık ağını gözden geçirmesine neden oldu. Mısır ve Ürdün'ün ekonomik kırılganlıkları, siyasi istikrarsızlıkları ve halklarının savaş karşıtı tepkileri, taahhütlerini yerine getirememelerinde belirleyici rol oynadı.
Gelişmenin Arka Planı
ABD'nin Körfez'deki askeri operasyonları, bölgesel müttefiklerinden somut destek beklentisini artırmıştı. Mısır, özellikle ABD'den aldığı yıllık 1.3 milyar dolarlık askeri yardım nedeniyle Ankara'nın beklentilerini karşılayacağını taahhüt etmişti. Ancak Mısır ordusunun lojistik kapasitesindeki yetersizlikler ve ülkenin iç siyasi gündemi, bu taahhüdün kâğıt üzerinde kalmasına yol açtı. Benzer şekilde Ürdün, Kral Abdullah yönetiminde tarafsızlık ilan ederek hem Batı ile bağlarını korumaya hem de iç kamuoyundaki Filistin yanlısı hassasiyetleri dengelemeye çalıştı; ancak bu tutum, ABD'nin Ürdün'e yönelik güvenini sarstı.
Mısır'da Sisi yönetimi, savaşın getirdiği ekonomik yükümlülükleri karşılamakta zorlandı. Ülke zaten ağır bir dış borç krizi ve döviz sıkıntısı yaşarken, savaş nedeniyle artan enerji fiyatları ve gıda maliyetleri, halk arasında huzursuzluğu artırdı. Mısır'ın Kızıldeniz'deki güvenlik kaygıları da savaşa doğrudan dahil olma riskini artırdı; ancak ordunun savaşan bir konuma girmek yerine sınır güvenliğine odaklanması tercih edildi. Bu durum, Sisi yönetiminin hem içeride hem de Washington nezdindeki itibarını zedeledi.
Ürdün ise tarihsel olarak Batı ile yakın ilişkileriyle bilinmesine rağmen, halkının büyük çoğunluğunun Filistin kökenli olması ve İsrail karşıtı duyguların güçlü olması, Amman'ı zor bir dengeye itti. Kral Abdullah'ın tarafsızlık sinyali, ABD Dışişleri tarafından hayal kırıklığıyla karşılandı. Ürdün'ün savaş sırasında İsrail hava sahasını kullandırmaması da Washington'da güven bunalımına neden oldu. Bu gelişmeler, Ürdün'ün bölgesel arabuluculuk rolünü ve ABD ile stratejik ortaklığını sorgulanır hale getirdi.
Bölgesel ve Küresel Boyut
Mısır ve Ürdün'ün zayıflaması, ABD'nin bölgedeki geleneksel müttefiklik hiyerarşisini yeniden şekillendiriyor. Washington, bu iki ülkenin taahhütlerini yerine getirememesini, bölgedeki güvenilir ortak bulma arayışını hızlandırdı. Ancak bu ülkelerin yerine geçecek alternatifler bulmak kolay değil. Mısır'ın Arap dünyasındaki liderlik iddiası zedelenirken, Ürdün'ün istikrarı hem Filistin meselesi hem de komşu Suriye ve Irak'taki çatışmalar açısından kritik önem taşıyor.
Bu gelişme, ABD'nin Orta Doğu politikalarında yeni bir döneme işaret ediyor. Artık Washington, müttefiklerden somut askeri katkı beklemek yerine, bölgesel güvenlik mimarisini kendi çıkarları doğrultusunda yeniden kurmak istiyor. Bu çerçevede, ABD'nin Bahreyn'deki beşinci filo varlığını artırması ve İsrail ile daha derin savunma işbirliğine gitmesi dikkat çekiyor. Mısır ve Ürdün'ün marjinalleşmesi, Arap Birliği'nin etkinliğini de azaltıyor; zira bu iki ülke, Arap diplomasisinin en önemli sesleri olarak kabul ediliyordu.
Öte yandan, bu zayıflama, bölgede nüfuz mücadelesi veren diğer aktörlerin işine yarıyor. İran, Mısır'ın geri çekilmesini fırsat bilerek Arap sokaklarında etkisini artırmaya çalışıyor. Türkiye’nin ise Katar ve Libya üzerinden yürüttüğü politikalar, Mısır'ın geleneksel liderliğine rakip oluşturuyor. Bu durum, Orta Doğu'daki ittifak dengelerini değiştiriyor ve yeni bölgesel eksenlerin doğmasına zemin hazırlıyor. Mısır ve Ürdün'ün önümüzdeki dönemde Washington'a bağımlılığının artması, bu ülkelerin egemenlik alanlarını da kısıtlayabilir.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye için bu gelişmenin iki önemli boyutu bulunuyor. Birincisi, Doğu Akdeniz'de Mısır ile yaşanan deniz yetki alanı anlaşmazlığında, zayıflayan Mısır yönetimi karşısında Türkiye'nin eli güçlenebilir. İkincisi, Ürdün'ün istikrarsızlaşması, Suriye ve Irak'tan sonra yeni bir mülteci dalgası riskini gündeme getirebilir; bu durum Türkiye'nin zaten yoğun göç yükünü daha da artırabilir. Ayrıca, ABD'nin bölgedeki müttefik yelpazesini daraltması, Türkiye ile ilişkilerdeki gerilimli süreci daha da kritik bir noktaya taşıyabilir. Ancak bu gelişmelerin Türkiye'ye doğrudan bir kazanım sağladığını söylemek için erken; bölgesel dengelerin yeniden kurulması uzun bir süreç gerektirecek.