Uzun yıllardır gelişmekte olan ülkelerin kalkınma stratejilerinin temelini oluşturan kurallara dayalı küresel ticaret sistemi, zengin ülkelerin giderek artan korumacı politikaları nedeniyle aşınıyor. Bu durum, gelişmekte olan ülkelerin refah yolunda ilerlemesini giderek zorlaştırıyor. Uzmanlar, daha önce ihracata dayalı büyüme modeliyle kalkınan ülkelerin önündeki engellerin arttığını ve bu eğilimin küresel ekonomik istikrarı tehdit ettiğini belirtiyor.
Kurallara Dayalı Ticaretin Sonu mu?
Yakın zamana kadar gelişmekte olan ülkeler, zengin ülkelerin ticaret fazlalarına tahammül gösterdiği açık bir küresel pazarda büyüme fırsatı buluyordu. Bu sistem, özellikle Asya ülkelerinin hızlı kalkınmasında kilit rol oynadı. Ancak son yıllarda bu kurala dayalı düzenin önemli ölçüde aşındığı gözleniyor. Özellikle büyük ekonomiler, kendi pazarlarını korumak için gümrük tarifeleri ve ticaret engelleri getiriyor; bu da gelişmekte olan ülkelerin ihracat gelirlerini ve büyüme potansiyellerini olumsuz etkiliyor.
Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası verilerine göre, gelişmekte olan ülkelerin küresel ticaretteki payı son on yılda sabit kaldı. Ancak bu ülkelerin borç yükümlülükleri arttı ve yatırım çekme konusunda daha fazla zorluk yaşıyorlar. Pandemi sonrası dönemde uygulanan genişlemeci para politikalarının ardından artan borçlanma maliyetleri, bu ülkelerin mali alanını daralttı. Dünya Bankası'nın raporlarına göre, gelişmekte olan ülkelerin dış borç servisi, son beş yılda yüzde 20 arttı.
Öte yandan, gelişmiş ülkelerin iklim değişikliğiyle mücadele adı altında uyguladığı karbon vergisi gibi yeni düzenlemeler, gelişmekte olan ülkelerin ihracatını ek maliyetlerle karşı karşıya bırakıyor. Bu durum, sürdürülebilir kalkınma hedeflerine ulaşmayı zorlaştırıyor. Özellikle üretim altyapısını henüz yeşil teknolojilere çevirememiş ülkeler, bu yeni kurallardan olumsuz etkileniyor.
Küresel Ekonomide Yeni Bölünmeler
Bu gelişmelerin küresel ekonomi üzerinde derin etkileri var. Uzmanlar, ABD ve Çin arasındaki ticaret savaşlarının başlattığı bloklaşmanın, gelişmekte olan ülkeleri iki ateş arasında bıraktığını vurguluyor. Çin'in Kuşak ve Yol Girişimi gibi projelerle bağ kurmaya çalışan ülkeler, aynı zamanda Batı pazarlarına erişimlerini kaybetme riskiyle karşı karşıya. Bu belirsizlik, yatırımcıların bu ülkelere yönelik iştahını azaltıyor.
Gelişmekte olan ülkeler, birleşik bir sesle küresel yönetişimde daha fazla söz hakkı talep ediyor. Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı (UNCTAD) Genel Sekreteri Rebeca Grynspan, mevcut küresel finansal mimarinin gelişmekte olan ülkelerin ihtiyaçlarına cevap vermekte yetersiz kaldığını savunuyor. Grynspan, bu ülkelerin iklim finansmanı ve borç yapılandırması gibi konularda adil çözümler bulunmadığı sürece küresel eşitsizliğin artacağını ifade ediyor.
Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) üzerindeki baskı da artıyor. DTÖ'nün anlaşmazlık çözüm mekanizması, ABD'nin engellemeleri nedeniyle işlevselliğini yitirmiş durumda. Bu durum, ticaret anlaşmazlıklarının çözümünü imkansız hale getiriyor ve ülkeleri bölgesel anlaşmalara yönlendiriyor. Bu parçalı yapı, küresel ticarette belirsizliği artırıyor ve öngörülebilirliği azaltıyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Bu gelişmeler Türkiye için hem riskler hem de fırsatlar barındırıyor. Türkiye, ihracata dayalı büyüme modeliyle önemli başarılar elde etmiş; özellikle Avrupa Birliği ile olan Gümrük Birliği anlaşması bu başarıda kritik rol oynamıştır. Ancak küresel ticaretteki bu yeni korumacı dalga, Türkiye'nin ihracat pazarlarında ciddi engeller yaratabilir. AB'nin karbon sınır düzenlemesi gibi uygulamalar, Türk ihracatçıları için ek maliyetler anlamına geliyor. Öte yandan, gelişmekte olan ülkelerin yeni ticaret ortaklıkları arayışı, Türkiye'ye Afrika ve Asya'da yeni pazarlar açabilir. Türkiye'nin bölgesel üretim üssü olma stratejisi, bu yeni tabloda avantaj sağlayabilecek bir konum. Ancak bu fırsatların değerlendirilmesi, ekonomik reformların ve dış politika çeşitlendirmesinin hızlandırılmasına bağlı.