Son dönemde Küresel Kuzey'deki üniversiteler, dezavantajlı geçmişlerden gelen kişileri işe alırken, zorlukların üstesinden gelme anlatılarına ve üniversitelerin çeşitlilik, eşitlik ve kapsayıcılık (DEI) taahhütlerini somutlaştırmalarına giderek daha fazla önem veriyor. Cambridge Üniversitesi'nde profesör olan Jason Arday ve Harvard Üniversitesi'nin eski rektörü Claudine Gay, bu eğilimin en dikkat çekici örnekleri arasında yer alıyor. Ancak bu kişilerin yükselişi, üniversitelerin liyakat mı yoksa çeşitlilik mi önceliklendirmesi gerektiği konusundaki tartışmaları da alevlendiriyor. Eleştirmenler, bu uygulamaların gerçek bir kapsayıcılıktan ziyade 'olumlu ayrımcılık' olabileceğini öne sürerken savunucular, bu adımların sistemik engelleri aşmak için gerekli olduğunu belirtiyor.
Arday ve Gay'in Yükselişi
Jason Arday, 2021 yılında Cambridge Üniversitesi'nde Eğitim Sosyolojisi profesörü olarak atandığında manşetlere çıktı. Otizm spektrum bozukluğu ve geç konuşma gibi zorluklarla mücadele etmiş bir akademisyen olarak Arday, kendi hikayesini sık sık 'imkansızı başarmak' olarak nitelendirdi. İngiltere'nin güney Londra'sında işçi sınıfı bir ailede büyüyen Arday, eğitimde fırsat eşitsizliklerine dikkat çeken çalışmalarıyla tanınıyor. Atanması, üniversitenin 'çeşitlilik ve kapsayıcılık' politikalarının bir parçası olarak değerlendirildi.
Claudine Gay ise 2023'te Harvard Üniversitesi'nin 30. rektörü olarak tarihe geçti; bu göreve gelen ilk Siyah kadın oldu. Ancak görev süresi, Kongre'deki antisemitizm ifadeleriyle ilgili ifadesi nedeniyle sadece altı ay sürdü. Gay, akademik dünyada çeşitlilik ve kapsayıcılık savunucusu olarak biliniyordu; ancak muhafazakar çevrelerden gelen yoğun baskı ve intihal iddiaları, onun istifasına yol açtı. Bu olay, DEI politikalarının üniversitelerde ne kadar tartışmalı hale geldiğini gösterdi.
Kapsayıcılık mı, Ayrımcılık mı?
Arday ve Gay'in kariyerleri, üniversitelerin 'Küresel Kuzey' olarak adlandırılan bölgelerdeki DEI politikalarının sembolü haline geldi. Bu politikalar, tarihsel olarak dışlanmış grupların (etnik azınlıklar, engelliler, düşük gelirli ailelerden gelenler) akademide temsilini artırmayı hedefliyor. Ancak bu uygulamaların "tersine ayrımcılık" yarattığını düşünenler de var. Örneğin, bazı eleştirmenler, liyakat sisteminin yerine 'kota' sisteminin getirilmesinin, asıl başarılı adayların göz ardı edilmesine neden olabileceğini savunuyor.
Diğer yandan, bu eleştirilere karşı çıkan akademisyenler, DEI politikalarının mevcut eşitsizlikleri dengelemek için bir araç olduğunu ve tarihsel ayrımcılığın etkilerini hafifletmek için gerekli olduğunu belirtiyor. Oxford Üniversitesi'nde yapılan bir araştırma, dezavantajlı geçmişlerden gelen öğrencilerin akademik performanslarının, aynı fırsatlar verildiğinde avantajlı gruplarla eşit düzeyde olduğunu gösteriyor. Bu nedenle, doğru destek mekanizmaları olmadan eşitliğin sağlanamayacağı savunuluyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut
Bu tartışma sadece ABD ve İngiltere ile sınırlı değil; küresel bir boyut taşıyor. Küresel Güney'deki üniversiteler de benzer politikaları benimsiyor. Özellikle Hindistan, Güney Afrika ve Brezilya gibi ülkelerde, tarihsel olarak ayrımcılığa uğramış topluluklara yönelik pozitif ayrımcılık uygulamaları uzun süredir tartışılıyor. Ayrıca, küresel akademik işgücü göçü, bu politikaların uluslararası öğrenciler ve akademisyenler üzerindeki etkilerini de gündeme getiriyor.
Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) verilerine göre, dünya genelinde yükseköğretimde kadınların oranı artmasına rağmen, etnik azınlıkların ve engellilerin temsili hala orantısız şekilde düşük. Bu durum, DEI politikalarının sadece 'iyi niyet' olmaktan çıkıp, somut eylem planlarıyla desteklenmesi gerektiğini gösteriyor. Ancak bu politikaların uygulanmasındaki belirsizlikler, özellikle ifade özgürlüğü ve akademik özerklik gibi konularla çakıştığında, tahammül sınırlarını zorlayabiliyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye'deki üniversiteler, Küresel Kuzey'deki kadar sistematik DEI politikaları uygulamamakla birlikte, kamuoyunda benzer tartışmalar yaşanıyor. Özellikle kadın akademisyenlerin oranı OECD ortalamasının üzerinde olmasına rağmen, yönetim kademelerinde kadın temsili düşük. Ayrıca, doğu bölgelerinden gelen öğrencilerin üniversite erişimindeki eşitsizlikler, fırsat eşitliği tartışmalarını gündeme taşıyor. Türkiye'nin yükseköğretim sistemi, bu tür politikaları uygularken hem liyakatı hem de sosyal adaleti dengelemek zorunda. Küresel ölçekteki bu tartışmalar, Türkiye'nin kendi eğitim politikalarını gözden geçirmesine de ışık tutabilir.