Japonya, yıllardır Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni (ICC) kurallara dayalı düzenin temel taşı olarak tanımlıyordu. Ancak bu hafta, en yakın müttefiki olan ABD, Lahey merkezli mahkemenin başkanlığını yürüten Japon yargıç Tomoko Akane’yi hedef alan yaptırım kararı aldı. Bu hamle, Tokyo’yu zor bir ikilemde bıraktı: Ya Akane’yi savunup ABD ile ilişkileri gerecek ya da sessiz kalarak uluslararası hukuka olan bağlılığını sorgulatacaktı. Gelişme, Japonya’nın dış politikasında ‘kabus senaryosu’ olarak nitelendiriliyor.
Yaptırım Kararı ve Japonya’nın İkilemi
ABD Başkanı Donald Trump’ın 11 Haziran 2025’te imzaladığı başkanlık kararnamesi, ICC’ye yönelik yaptırımları yeniden yürürlüğe koydu. Bu kapsamda, mahkemenin başkanı olan Tomoko Akane’nin yanı sıra bazı üst düzey yetkililerin varlıkları dondurulacak ve seyahat kısıtlamaları uygulanacak. Kararın gerekçesi olarak, mahkemenin ABD vatandaşlarına ve İsrail gibi müttefiklere yönelik soruşturma yürütmesi gösterildi. Akane, özellikle İsrail’in Gazze’deki operasyonlarına ilişkin tutuklama emri sürecinde etkin bir rol oynamıştı. Japonya ise bu karara karşı doğrudan bir kınama açıklamadı; yalnızca ‘hukukun üstünlüğüne olan bağlılığını’ vurgulayan temkinli bir metin yayınladı. Bu tutum, Japon hükümetinin içinde bulunduğu hassas dengeyi gözler önüne seriyor.
Uzmanlara göre, Japonya’nın bu çekimserliği, ABD ile olan güvenlik ittifakının derinliğinden kaynaklanıyor. Japonya, Çin’in bölgedeki artan baskısı karşısında ABD’nin askeri şemsiyesine bağımlı durumda. Öte yandan, ICC’nin kurucu üyelerinden biri olan ve mahkemenin en büyük finansal destekçileri arasında yer alan Japonya’nın bu suskunluğu, uluslararası hukuk savunuculuğu ile ittifak sadakati arasında sıkışmasına neden oluyor. Tokyo, Akane’nin başkanlık görevini yürütmesine devam etmesini desteklerken, ABD’nin yaptırım kararı karşısında etkili bir hamle geliştiremiyor. Bu durum, Japon diplomatik çevrelerinde ‘endişe ve hayal kırıklığı’ ile karşılanıyor.
Küresel Hukuk Düzenine Darbe
ABD’nin bu yaptırım kararı, yalnızca Japonya’yı değil, uluslararası toplumu da derinden etkileyecek bir nitelik taşıyor. ICC, savaş suçları ve insanlığa karşı işlenen suçları yargılamak üzere kurulmuş; ancak Washington, mahkemenin kendi vatandaşları üzerinde yetki sahibi olmadığını savunuyor. Trump yönetiminin bu adımı, uluslararası hukukun bağımsızlığına açık bir müdahale olarak değerlendiriliyor. Avrupa Birliği ve bazı Latin Amerika ülkeleri kararı kınarken, Çin ve Rusya’nın ise bu durumu kendi lehine kullanabileceği belirtiliyor. Özellikle Rusya, Ukrayna’da işlediği suçlara ilişkin ICC’nin kendisine yönelik yaptırımlarını meşruiyetten yoksun göstermek için bu krizi fırsata çevirebilir.
Akane’nin durumu, aynı zamanda ‘uluslararası hukukun siyasallaşması’ tartışmalarını da alevlendirdi. Japonya, ICC’nin kuruluşundan bu yana mahkemeye en fazla katkı sağlayan ülkelerden biri olarak biliniyor. 2007 yılında mahkemeye yaptığı finansal destekle dikkat çeken Tokyo, Akane’nin başkanlığını da bu kararlılığın bir göstergesi olarak sunuyordu. Ancak şimdi, bu desteğin ABD ile arasındaki gerilimi artırabileceği endişesi doğmuş durumda. Japonya’nın, ICC’den çekilme gibi bir seçeneği olmasa da, önümüzdeki dönemde mahkemeye verdiği desteğin miktarını ve şeklini yeniden gözden geçirmesi gündeme gelebilir.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, ICC’nin kurucu anlaşması olan Roma Statüsü’ne taraf değil. Bu nedenle, doğrudan bir yükümlülüğü bulunmuyor. Ancak bu gelişme, küresel hukuk düzeninin giderek siyasallaştığı bir döneme işaret ediyor. Türkiye’nin, uluslararası yargı mekanizmalarına mesafeli duruşu, bu tür krizlerde yorum yapma esnekliği sağlanıyor. Yine de, ABD’nin ICC’ye yaptırım uygulaması, uluslararası hukukun büyük güçlerin çıkarına göre işlediği yönündeki algıyı güçlendiriyor. Bu durum, Türkiye gibi ülkelerin ‘kurallara dayalı düzen’ söylemine olan güvenini azaltabilir. Ayrıca, Gazze’ye yönelik tutuklama emrinin etkisizleştirilmeye çalışılması, Türk kamuoyunda İsrail’in eylemlerine meşruiyet kazandırma çabası olarak okunabilir. Ankara’nın, uluslararası toplumda hukukun üstünlüğünü savunan sesini yükseltmesi beklenebilir; ancak mevcut koşullarda bölgesel çıkarlarını da gözeten dengeli bir politika izleyeceği öngörülüyor.