İzlanda'da 2013 yılında yapılan genel seçimlerin ardından hükümeti kuran ilerici ve muhafazakar koalisyon, AB üyelik müzakerelerinin sürdürülüp sürdürülmemesi konusunda halkın görüşüne başvurdu. 9 Nisan'da yapılan referandumda seçmenlerin yüzde 58'i müzakerelerin devamına karşı çıkarken, yüzde 42'si ise müzakerelerin sürmesini destekledi. Katılım oranının ise yaklaşık yüzde 70 olduğu açıklandı. Sonuç, 2008'deki mali krizin ardından AB'ye yaklaşan İzlanda'nın, Brüksel ile yürüttüğü uzun süreli müzakereleri sona erdirme yönünde güçlü bir irade ortaya koydu.
Gelişmenin Arka Planı
İzlanda, 2009 yılında küresel mali krizin etkisiyle ağır bir ekonomik çöküntü yaşamış ve bu dönemde AB üyeliği, ekonomik istikrarın sağlanması ve para birimi kronun desteklenmesi için bir çıkış yolu olarak görülmüştü. Sosyal Demokrat hükümet, 2010 yılında AB'ye resmi başvuruda bulunmuş ve müzakereler başlamıştı. Ancak 2013 seçimlerinde iktidara gelen ekonomik açıdan daha muhafazakar partiler, AB üyeliğinin balıkçılık ve tarım gibi hassas sektörlere zarar verebileceğini savunarak müzakereleri dondurmuştu. Referandumda halkın kararı, ülkenin Avrupa entegrasyonu konusundaki kararsızlığını netleştirdi. Özellikle balıkçılık haklarının AB tarafından kontrol edilmesi endişesi, kamuoyundaki en büyük çekince olarak öne çıkıyor. İzlanda, AB üyesi olmayan Norveç ve İsviçre gibi Avrupa Ekonomik Alanı (EEA) üzerinden tek pazara entegre olmaya devam edecek.
Referandumun sonucu, İzlanda'nın AB'ye üyelik başvurusunu resmen geri çekmesinin önünü açacak. Ancak hükümetin bu yönde atacağı adımlar, iç politikada tartışma yaratabilir. Muhalefet partileri, referandum sonucunun bağlayıcı olmadığını, parlamento kararı gerektiğini savunuyor. Öte yandan, İzlanda Dışişleri Bakanı, halkın iradesine saygı duyulacağını ve sürecin hızla sonlandırılacağını ifade etti. AB yetkilileri ise İzlanda'nın kararını 'egemen bir ülkenin demokratik tercihi' olarak değerlendirdi ve kapılarının açık olduğunu belirtti.
Bölgesel ve Küresel Boyut
İzlanda'nın AB'den uzaklaşma kararı, Avrupa'da artan Avrupa şüpheciliği eğiliminin bir yansıması olarak yorumlanıyor. 2008 krizinden sonra AB'nin ekonomik yönetişimdeki zaafları, üye ülkelerde ve aday ülkelerde Brüksel'e olan güveni sarsmış durumda. İzlanda'nın kararı, özellikle Norveç ve İsviçre gibi AB dışındaki Avrupa ülkelerinin mevcut statükoyu koruma isteklerini güçlendirebilir. Ayrıca, bu sonuç AB'nin genişleme politikası açısından da bir gerileme olarak değerlendiriliyor; çünkü Batı Balkanlar'da devam eden genişleme süreci, üyelik perspektifinin zayıflamasıyla ivme kaybedebilir.
Küresel ölçekte ise İzlanda, Kuzey Atlantik'te stratejik bir konuma sahip. AB üyeliği yerine mevcut ikili anlaşmaları ve EEA üyeliğini sürdürecek olması, ülkenin bağımsız dış politikasını koruma arzusunu ortaya koyuyor. İzlanda, NATO üyesi olarak savunma politikasını ABD ve diğer müttefiklerle yürütmeye devam edecek. Bu durum, özellikle Arktik bölgesinde artan jeopolitik rekabet bağlamında, İzlanda'nın bağımsız bir aktör olarak hareket etme kapasitesini elinde tutmasını sağlıyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
İzlanda'nın AB referandumu doğrudan Türkiye'yi ilgilendirmese de, Avrupa entegrasyonuna yönelik artan şüphecilik, Türkiye'nin AB ile ilişkilerinde benzer dinamiklerin varlığını hatırlatıyor. Türkiye, uzun yıllardır AB üyelik müzakerelerinde ilerleme kaydedemezken, kamuoyunda AB'ye destek giderek düşüyor. İzlanda örneği, üyelik sürecinin halk desteği olmadan sürdürülebilirliğinin zor olduğunu gösteriyor. Türkiye'nin AB ile ilişkilerinde gümrük birliği ve göç anlaşması gibi pratik iş birlikleri öne çıkarken, üyelik perspektifi giderek zayıflıyor. Türk dış politikası açısından bu tablo, AB ile alternatif iş birlik modellerinin ve stratejik ortaklık çerçevesinin daha fazla önem kazanacağına işaret ediyor.