İsrail'in Filistinlilere yönelik zorla yerinden etme politikaları, son dönemde İsrail toplumunda ve siyasetinde geniş bir kabul görüyor. Sarı Hat'tan yeniden inşa pilot projelerine kadar uzanan bu senaryoların temelinde, İsrail'in Filistinlilerin kalıcı olarak yerinden edilmesi gerektiği yönündeki örtük mutabakatı yatıyor. Birleşmiş Milletler'in (BM) bu süreçteki pasif tutumu ise, uluslararası hukuk ve insan hakları normları açısından ciddi soru işaretleri doğuruyor. Bu gelişme, Orta Doğu'daki istikrarı tehdit eden ve bölgesel güvenlik mimarisini yeniden şekillendiren bir dönüm noktası olarak değerlendiriliyor.
İsrail'in Zorla Yerinden Etme Politikalarının Arka Planı
İsrail'in Filistinlilere yönelik zorla yerinden etme politikaları, 1948'deki Nakba'dan bu yana kesintisiz bir şekilde devam eden bir olgu. Ancak son yıllarda, özellikle 7 Ekim 2023 sonrası başlayan Gazze savaşıyla birlikte bu politikalar daha da görünür hale geldi. İsrail Savunma Kuvvetleri'nin (IDF) Gazze'nin kuzeyini boşaltma emirleri, bölgeyi 'Sarı Hat' olarak adlandırılan bir çizgiyle ikiye bölmesi ve yeniden inşa çalışmalarını engellemesi, yerinden etme senaryolarının hayata geçirilmesinin önünü açıyor. İsrail yönetimi, bu politikaların 'güvenlik' ve 'insani' gerekçelerle uygulandığını savunsa da, uluslararası hukuk açısından bu durum açık bir ihlal olarak nitelendiriliyor.
Cenevre Sözleşmeleri'nin 49. maddesi, işgal altındaki topraklarda zorla yerinden etmeyi yasaklıyor. Buna rağmen İsrail, Gazze'deki Filistinlileri Mısır sınırına veya güneye doğru iterek fiili bir tehcir operasyonu yürütüyor. Bu operasyonların bir parçası olarak, yeniden inşa projeleri için pilot bölgeler seçilse de, bu bölgeler aslında Filistinlilerin geri dönüşünü engelleyecek şekilde düzenleniyor. İsrail'in 'insani koridor' adı altında açtığı yollar, aslında yerinden edilmiş kişilerin geri dönüşünü imkânsız kılan bir altyapı oluşturuyor.
BM'nin Rolü ve Uluslararası Toplumun Tepkisi
Birleşmiş Milletler, İsrail'in bu politikaları karşısında etkisiz bir tutum sergiliyor. BM Güvenlik Konseyi'nin kararları, ABD'nin vetosu nedeniyle hayata geçirilemiyor. BM Genel Sekreteri António Guterres'in uyarıları ise sembolik düzeyde kalıyor. Bu durum, BM'nin uluslararası barış ve güvenliği koruma misyonunu zedeliyor. Özellikle Batılı ülkelerin İsrail'e verdiği siyasi ve askeri destek, uluslararası toplumun bu konudaki ikiyüzlülüğünü gözler önüne seriyor. Arap ülkeleri ise bu duruma karşı çoğunlukla sözlü tepkilerle yetiniyor; somut yaptırım kararları alınamıyor.
İsrail'in bu politikaları, yalnızca Filistin topraklarını değil, aynı zamanda bölgesel dengeleri de tehdit ediyor. Mısır, Ürdün ve Lübnan gibi komşu ülkeler, olası bir toplu göç dalgasından endişe duyuyor. Bu ülkelerin kendi iç istikrar sorunlarıyla boğuştuğu bir dönemde, yeni bir mülteci akını bölgesel bir krize yol açabilir. Ayrıca, İsrail'in bu tutumu, barış sürecini tamamen çıkmaza sokuyor ve iki devletli çözümün temellerini ortadan kaldırıyor. Bu bağlamda, zorla yerinden etme senaryoları, Orta Doğu'da kalıcı bir çatışma ve istikrarsızlık ortamının habercisi olarak değerlendiriliyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, Filistin meselesinde tarihsel olarak duyarlı bir politika izlemiştir. Bu gelişme, Türkiye'nin bölgesel aktörlerle ilişkilerini doğrudan etkileyebilecek bir nitelik taşıyor. Türkiye, İsrail'in zorla yerinden etme politikalarına karşı açık bir duruş sergileyerek, hem Filistin halkının yanında yer alabilir hem de bölgesel liderlik iddiasını güçlendirebilir. Ayrıca, bu durum Türkiye'nin enerji güvenliği ve sınır güvenliği üzerinde de dolaylı etkiler yaratabilir; çünkü bölgedeki istikrarsızlık, Türkiye'nin güney sınırlarında yeni tehditlerin oluşmasına neden olabilir. Türkiye'nin, BM başta olmak üzere uluslararası platformlarda İsrail'e yönelik yaptırımların artırılması için aktif diplomasi yürütmesi beklenir.