İsrail ordusunun Gazze'de uyguladığı sistematik yıkım ve yüksek sivil can kaybına yol açan askeri doktrin, şimdi Güney Lübnan'da tekrarlanıyor. Bu durum, bizzat Washington yönetiminde dahi rahatsızlık yaratıyor. İsrail'in Lübnan'a yönelik hava saldırıları ve kara operasyonları, savaşın sadece coğrafi olarak genişlemesine değil, aynı zamanda sivil katliamı ve tahribatı açısından da Gazze standartlarına ulaşmasına neden oldu.
Gelişmenin Arka Planı: Bir Döngünün Tıkanması
İsrail'in Lübnan'daki askeri harekâtı, aslında yıllardır uyguladığı klasik bir senaryonun yeniden devreye sokulmasıdır. İsrail güvenlik doktrini, sınırlarının hemen ötesinde konuşlu olan Hizbullah'ın füze tehdidini sıfırlamak için düzenli olarak sınırlı kara operasyonları ve yoğun hava bombardımanları düzenler. Ancak bu kez operasyonun ölçeği ve hedefleri, Gazze Savaşı'nın yarattığı psikolojik ve operasyonel ivmeyle daha da genişlemiş görünüyor. İsrail kaynakları, Hizbullah'ın sınırdaki saldırı hazırlıklarını önleme amacı güttüklerini belirtse de, binlerce Lübnanlı sivilin yerinden edilmesi ve sivil altyapıya yönelik ağır hasar, bu hedefin meşruiyetini tartışmaya açıyor.
İsrail medyasında yer alan haberlere göre, operasyonda şu ana kadar 300'den fazla Hizbullah militanı etkisiz hale getirildiği iddia edilirken, Lübnan sağlık yetkilileri sivil ölü sayısının 100'e yaklaştığını duyuruyor. Gerçek sivil kayıplarının çok daha yüksek olduğu tahmin ediliyor. Gözlemciler, İsrail'in sivil altyapıyı sistematik olarak hedef almasının, taktiksel bir başarıdan ziyade stratejik bir başarısızlığın işareti olduğunu düşünüyor. Çünkü bu durum, işgal altındaki bölgelerde nefreti derinleştirirken, Hizbullah'ın siyasi meşruiyetini ve halk desteğini artırıyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut: Washington'un Çıkmazı
ABD yönetimi, kamuoyu önünde İsrail'in kendini savunma hakkına vurgu yapmayı sürdürse de, kapalı kapılar ardında operasyonun boyutu ve sivil kayıplar konusunda ciddi endişelerini dile getiriyor. Birleşmiş Milletler ve bağımsız insan hakları örgütleri, sivillere yönelik orantısız güç kullanımının savaş suçu teşkil edebileceğini vurguluyor. Bölgesel olarak, İran destekli Hizbullah'ın olası bir misillemesi, savaşı İsrail-Lübnan sınırının ötesine taşıyarak Suriye ve Irak'taki vekil güçleri de tırmanma sarmalına çekebilir.
Öte yandan, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun kişisel siyasi çıkarları da bu savaşın tırmanmasında önemli bir rol oynuyor. Yolsuzluk davaları ve koalisyon içi siyasi krizlerle boğuşan Netanyahu, geniş çaplı bir savaşın kendisine yeniden meşruiyet kazandıracağını umuyor. Ancak tarih, tekrarlanan bu askeri maceraların hiçbir zaman kalıcı bir güvenlik sağlamadığını, aksine tünel ve füze stoklarının her seferinde daha da arttığını gösteriyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
İsrail'in Lübnan'daki savaşı derinleştirmesi, Türkiye'nin bölgede istikrar arayışını sekteye uğratıyor. Gazze'de yaşanan insanlık dramına karşı sert bir söylem geliştiren Ankara, Lübnan'da da benzer bir tablonun oluşması durumunda diplomatik inisiyatif almakta zorlanabilir. Zira İsrail'in Hizbullah'a yönelik operasyonları, Doğu Akdeniz güvenlik denkleminde yeni bir cephe açarak Türkiye'nin enerji kaynakları ve deniz yetki alanlarına ilişkin projelerini doğrudan etkileyebilir. Ayrıca Türkiye, Suriye sınırına yakın bölgelerde çatışmaların sıçrama dalga etkisi yaratmasından endişe ediyor. Bu koşullar, Türkiye'nin bölgesel aktörlerle diyaloğunu artırmasını ve kriz masalarında daha aktif rol almasını zorunlu kılıyor.