ABD'nin İsrail ile birlikte İran'a yönelik askeri operasyonlarını sürdürdüğü altı aylık süreçte, üç ülkenin hükümetleri de kendi iç cephelerinde benzeri görülmemiş siyasi fırtınalarla karşı karşıya. Savaşın başlangıcından bu yana, Tahran'ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney, Tel Aviv'in Başbakanı Binyamin Netanyahu ve Washington'daki Başkan Joe Biden yönetimi, askeri başarılarını evdeki siyasi desteklerine dönüştürmekte zorlanıyor; her üç lider de sokaklardan, parlamentolardan ve hatta kendi partilerinden gelen yoğun baskı altında.
İsrail'de Netanyahu'nun Dengesi Sarsılıyor
İsrail'de, Gazze'deki operasyonların başlangıcından bu yana Netanyahu hükümeti, güvenlik kabinesindeki aşırı sağcı koalisyon ortaklarının savaşın daha da genişletilmesi talepleri ile uluslararası toplumun ateşkes çağrıları arasında sıkışmış durumda. Ancak asıl kırılma noktası, rehinelerin serbest bırakılması için yapılan müzakerelerdeki başarısızlık ve savaşın uzamasının ekonomik maliyeti oldu. Başbakan, hükümetin savaş hedeflerini gerçekleştirememesi nedeniyle giderek artan bir öfkenin hedefi haline geldi.
Tel Aviv'de her hafta sonu binlerce kişi, hükümeti rehinelerin geri getirilmesi için daha fazla taviz vermeye zorlamak amacıyla sokaklara dökülüyor. Göstericiler, savaşın uzamasını, hükümetin yargı reformu girişimleriyle başlayan toplumsal bölünmüşlüğü derinleştirdiğini ve ülke içindeki güvenlik hissini zayıflattığını dile getiriyor. Netanyahu'nun koalisyonu, savaş durumunun ilan edilmesi nedeniyle geçici olarak ertelemek zorunda kaldığı seçimlerde, kamuoyu yoklamalarına göre önemli oy kaybediyor.
İran'da Yönetim Sarsıldı: Protestolar ve İç Huzursuzluk
İran'da ise dini lider Hamaney, savaşın ülke ekonomisine getirdiği ağır yaptırımlar ve artan yaşam maliyeti nedeniyle halkın öfkesiyle karşı karşıya. İran'ın askeri harcamaları, devletin sosyal hizmetlerine ayrılan kaynakları kısarken, genç nüfus arasında işsizlik oranları rekor seviyeye ulaştı. Ülkede son aylarda patlak veren ve başta Kum ve Meşhed kentlerinde yoğunlaşan protestolar, güvenlik güçlerinin sert müdahalesiyle bastırılmaya çalışılıyor.
Tahran yönetimi, protestoların dış güçlerin kışkırtması ve 'fitne' hareketleri olduğunu savunuyor; ancak muhalif analistler, savaşın popülerliği iyice azalan rejimin meşruiyetini daha da zayıflattığını iddia ediyor. İran'ın İsrail'le doğrudan çatışması, ülke içindeki güvenlik önceliklerini yeniden şekillendirirken, Devrim Muhafızları Ordusu'nun rolü ve etkisi üzerine tartışmaları da beraberinde getirdi. Reformist kanat, savaşın sürdürülmesinin ülkeyi yıkıma götüreceği uyarısında bulunurken, radikal muhafazakarlar ise zaferin ancak kararlılıkla kazanılacağını savunuyor.
Biden Yönetiminin İki Ateş Arasında Kalan Siyaseti
Washington'da Başkan Biden, İsrail'e verdiği askeri destek nedeniyle hem parti içinden hem de uluslararası kamuoyundan gelen yoğun eleştirilere maruz kalıyor. Özellikle Amerikan üniversitelerindeki ve kentlerindeki Filistin yanlısı gösteriler, seçim yılında Başkan için siyasi bir kriz haline dönüştü. Biden yönetimi, bir yandan İsrail'in güvenliğini sağlama sözünü tutmaya çalışırken, diğer yandan Kongre'de İran'a yönelik sert yaptırım tasarılarını yumuşatmaya çalışıyor; ancak her iki kulvarda da taviz vermek zorunda kalıyor.
Bu durum, Başkan Biden'ın aynı anda hem savaş karşıtı seçmeni hem de İsrail yanlısı lobiyi memnun etme çabasının, onun uluslararası krizdeki liderliğini zayıflattığı yorumlarına yol açıyor. Cumhuriyetçi muhalefet ise savaşı, Biden yönetiminin zayıflığının bir kanıtı olarak göstererek, başkanlık seçimlerinde kullanmak üzere iç siyasi bir koz haline getirmiş durumda. Analistlere göre, bu iç siyasi baskılar, üç ülkenin de esnek manevra kabiliyetini kısıtlıyor ve çatışmanın daha da tırmanması riskini artırıyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut: Yayılma Tehlikesi
Üç ülkedeki bu iç siyasi istikrarsızlık, yalnızca kendi yönetimleri için değil, tüm bölge için ciddi bir tehdit oluşturuyor. Körfez ülkeleri ve Orta Doğu'daki diğer aktörler, özellikle Hürmüz Boğazı'nın kapatılması gibi senaryolara karşı tetikte bekliyor. Savaşın yayılma potansiyeli, küresel enerji piyasalarını da etkiliyor; petrol fiyatlarındaki dalgalanmalar, dünya ekonomisinde belirsizliğe yol açıyor. Hiper güçler olan Rusya ve Çin'in tutumları, üçlü çatışmanın seyrini etkileyen bir diğer önemli faktör olarak öne çıkıyor.
BM Güvenlik Konseyi'nde ateşkes çağrılarına rağmen, bu üç ülke arasındaki müzakereler tıkanmış durumda. İran'ın nükleer programına ilişkin endişeler, İsrail'in askeri kapasitesiyle birleşince, bölgedeki güç dengelerini alt üst ediyor ve başta Ürdün, Mısır gibi ülkeler olmak üzere komşu ülkeleri de içine çekecek bir çatışmanın fitilini ateşleyebilir. Küresel gözetleme kuruluşları, önümüzdeki aylarda bu iç siyasi baskıların, tarafları daha sert pozisyonlar almaya iterse, savaşın kontrol edilemez bir krize dönüşebileceği uyarısında bulunuyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, bu üçlü çatışmanın hemen yanı başında yer alan bir bölgesel güç olarak, gelişmeleri yakından izliyor. Savaşın uzaması, Türkiye'nin enerji güvenliğini doğrudan tehdit ederken, bölgeye yönelik ticaret ve yatırım imkânlarını da daraltıyor. Ankara'nın İran'la komşuluk ilişkileri ve İsrail'le son yıllarda normalleşen diplomatik temasları, bu savaş nedeniyle sınanıyor. Türkiye, savaşın yayılmaması ve kalıcı bir ateşkesin sağlanması için aktif bir diplomasi yürütme potansiyeline sahipken, bu süreçteki iç siyasi istikrarsızlıklar, arabuluculuk çabalarını da olumsuz etkileyebilir. Ayrıca, bölgeden gelebilecek yeni göç dalgaları ve güvenlik riskleri, Türkiye'nin sınır güvenliğini ve toplumsal istikrarını etkileyebilecek boyuttadır. Bu nedenle, Türkiye'nin hem kendi ulusal çıkarlarını korumak hem de bölgesel istikrara katkı sunabilmek için çok yönlü bir dış politika izlemesi büyük önem taşıyor.