İsrail'in Filistin toprakları ve Lübnan'a yönelik askeri operasyonları, uluslararası toplumun 'bir daha asla' söylemini derin bir hayal kırıklığına dönüştürdü. İsrailli siyasetçiler ve generaller, güvenlik ve bir arada yaşama fikrinin çok ötesinde, en eski sömürge formülünü uyguluyor: toprakları ele geçirmek, yerli nüfusu sürmek ve savunanları terörist ilan etmek. 16 Mart'ta İsrail, Lübnan'ın güneyini 'koruma' bahanesiyle işgal etti; Gazze'de ise saldırılar 'cehennemin kapıları' olarak nitelendirilen bir boyuta ulaştı.
Arka Plan: 'Asla Bir Daha'dan Sistematik Şiddete
Holokost sonrası 'asla bir daha' söylemi, İsrail'in kuruluş felsefesinde merkezi bir yer tutar. Ancak bugün, bu söylem yerini Gazze ve Lübnan'da sistematik bir şiddet sarmalına bıraktı. İsrail yönetimi, Hamas'ın 7 Ekim saldırılarının ardından başlattığı operasyonlarda, sivil altyapıyı hedef alan, binlerce sivilin ölümüne yol açan bir strateji izliyor. Gazze'deki Sağlık Bakanlığı verilerine göre, çatışmalarda 40 bini aşkın Filistinli hayatını kaybetti; yaralı sayısı 100 bini geçti. Lübnan'da ise İsrail, Hizbullah'ın sınır ötesi saldırılarına yanıt olarak güney bölgelerine kara birlikleri gönderdi, hava saldırıları düzenledi. Bu operasyonlar, bölgede yeni bir mülteci krizine yol açarken, uluslararası insancıl hukukun ağır ihlallerini gündeme getiriyor.
İsrail yönetimi, eylemlerini meşru müdafaa olarak tanımlasa da, birçok uluslararası gözlemci ve insan hakları örgütü, bu operasyonların orantısız güç kullanımı ve kolektif cezalandırma anlamına geldiğini belirtiyor. Birleşmiş Milletler, Gazze'deki insani durumun 'felaket boyutunda' olduğunu vurgularken, Lübnan'da da benzer bir tablo ortaya çıkıyor. İsrail'in 'güvenlik bölgesi' oluşturma çabaları, aslında toprak ilhakına yönelik eski bir sömürge taktiği olarak yorumlanıyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut: Ortadoğu'da Yeni Bir Cephe mi?
İsrail'in Gazze ve Lübnan'daki operasyonları, bölgesel dengeleri altüst etme potansiyeli taşıyor. İran destekli Hizbullah'ın İsrail'e yönelik roket saldırıları, cephenin genişlemesine neden oldu. ABD, İsrail'e askeri ve diplomatik destek sağlarken, Rusya ve Çin ise taraflara itidal çağrısı yapıyor. Türkiye, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın İsrail'i 'soykırım' yapmakla suçlamasıyla birlikte, Filistin davasının en güçlü savunucularından biri haline geldi. Arap Birliği ve İslam İşbirliği Teşkilatı acil toplantılar düzenlerken, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi ateşkes kararı almakta zorlanıyor.
Küresel ölçekte, çatışma enerji fiyatlarını etkiliyor, özellikle doğalgaz piyasalarında dalgalanmalara yol açıyor. Lübnan'ın güneyindeki çatışmalar, Doğu Akdeniz'deki enerji kaynaklarının güvenliğini tehdit ediyor. Ayrıca, İsrail'in uluslararası mahkemelerde soykırım suçlamalarıyla karşı karşıya kalması, ülkenin diplomatik izolasyonunu derinleştiriyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
İsrail'in Gazze ve Lübnan'daki saldırıları, Türkiye'nin dış politikasında önemli bir sınav niteliği taşıyor. Ankara, Filistin davasına verdiği destekle birlikte, bölgede istikrarın sağlanması için arabuluculuk rolü üstlenmeye çalışıyor. Ancak İsrail'le ilişkilerin kopma noktasına gelmesi, Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki enerji projelerini ve bölgesel işbirliklerini etkileyebilir. Çatışma, Türkiye'ye sığınan mülteci sayısını artırabilir ve güney sınırlarında güvenlik riski oluşturabilir. Ayrıca, küresel enerji fiyatlarındaki yükseliş, Türkiye'nin enerji ithalat faturasını artırarak ekonomiyi olumsuz etkileyebilir. Türkiye, hem insani yardımlarla hem de diplomatik girişimlerle çatışmanın sona erdirilmesi için çaba gösteriyor.