İran ile İsrail arasında son haftalarda giderek sertleşen söylem, yeni bir boyut kazandı. Tahran yönetimi, İsrail'in Lübnan'da Hizbullah hedeflerine yönelik geniş çaplı bir askeri operasyon başlatması halinde, karşılık olarak Birleşik Arap Emirlikleri'ndeki stratejik noktaları vuracağını açıkladı. İran Devrim Muhafızları'na yakın kaynakların aktardığına göre, andığı tehdit sadece sözlü düzeyde kalmayıp operasyonel planlara da dökülmüş durumda. Bu açıklama, İsrail ile ABD arasında İran'ın nükleer programına karşı ortak bir strateji geliştirildiği ve Washington ile Tahran arasında bir mutabakat zaptı için ilerleme kaydedilmeye çalışıldığı bir döneme denk geliyor.
Gelişmenin arka planı
İran'ın bu tehdidi, aslında bölgede uzun süredir devam eden bir vekalet savaşının yeni bir aşaması olarak değerlendirilebilir. İsrail, yıllardır Suriye'de İran bağlantılı hedeflere yönelik hava saldırıları düzenlerken, son dönemde Lübnan'daki Hizbullah'ın hassas güdümlü füzelerle donatılmasına karşı daha sert önlemler alınması gerektiğini savunuyor. İran ise Lübnan'ı kendisine karşı bir saldırı üssü olarak değil, Kuzey İsrail için caydırıcı bir cephe olarak görüyor. Bu nedenle Tahran, İsrail'in Lübnan'a yönelik herhangi bir kara harekatını kendi ulusal güvenliğine doğrudan bir tehdit olarak algılıyor. İranlı yetkililere göre, Birleşik Arap Emirlikleri ise son yıllarda İsrail ile normalleşme adımlarının en önemli parçası haline geldi. İbrahim Anlaşmaları kapsamında Abu Dabi ile Tel Aviv arasında gelişen askeri işbirliği, İran'ın tehdit tanımlamasında yeni bir hedef haline gelmesine neden oldu. BAE'nin Hint Okyanusu'na açılan konumu ve İran'ın olası balistik füze saldırısı menzilindeki Hassasiyeti, bu tehdidin somut boyutlarını ortaya koyuyor.
Bölgesel ve küresel boyut
Son 24 saat içinde Basra Körfezi'nde ABD ile İran güçleri arasında birkaç kez karşılıklı ateş açıldığı bildiriliyor. Her ne kadar taraflar bu çatışmaları 'küçük çaplı' olarak nitelendirse de, bu olaylar bölgede tansiyonun ne kadar yüksek olduğunu gösteriyor. ABD, İran'a yönelik yaptırımlarını sürdürürken, aynı zamanda Körfez'deki askeri varlığını da artırıyor. İran'ın tehdidi sadece İsrail ve BAE'yi değil, tüm Körfez güvenlik mimarisini etkiliyor. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri'ne yönelik bir saldırının kendilerine de sıçrayabileceği endişesiyle temkinli bir duruş sergiliyor. Bu gelişmeler, bölgedeki enerji nakil hatlarının güvenliğini doğrudan tehdit ediyor. Petrol fiyatları, İran'ın tehdidiyle birlikte kısa süreli de olsa yükselişe geçti. Öte yandan, Çin ve Rusya'nın bölgedeki angajmanları, krizin küresel bir boyut kazanmasına neden oluyor. Çin, enerji ihtiyacının büyük bir kısmını Körfez'den karşıladığı için istikrar çağrısı yaparken, Rusya ise İran'a diplomatik destek veriyor. Bu karmaşık denklemde, İran'ın tehdidinin ne kadar gerçek olduğu ve İsrail'in buna nasıl yanıt vereceği merak konusu. Ancak şu an için taraflar arasında doğrudan bir askeri çatışma beklenmiyor; daha çok söylem düzeyinde ve vekalet savaşı üzerinden kriz derinleşiyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, İran ile İsrail arasında yükselen bu gerilimi yakından izliyor. Doğrudan bir çatışma riski, Türkiye'nin güney sınırlarındaki istikrarı tehdit ederken, aynı zamanda enerji arz güvenliği açısından da risk oluşturuyor. Türkiye, doğalgazının önemli bir kısmını Azerbaycan, İran ve Rusya'dan temin ediyor; ancak Körfez'deki bir çatışma küresel petrol fiyatlarını yükselterek Türkiye'nin cari açığını daha da büyütebilir. Ayrıca, Türkiye'nin Irak ve Suriye'de İran'a yakın gruplarla mücadele ettiği göz önüne alındığında, bu gerilim Ankara'nın bölgesel güvenlik politikalarını da doğrudan etkileyebilir. Türkiye, şu ana kadar her iki tarafı da sakinliğe davet ederken, kendi çıkarlarını korumak için diplomatik girişimlerde bulunuyor. Bu kriz, Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki enerji oyunlarıyla birleştiğinde, bölgesel bir aktör olarak hareket kabiliyetini hem artırabilir hem de kısıtlayabilir.