Uluslararası ilişkilerde son yıllarda yaşanan dönüşüm, Amerikan hegemonyasının çözülüşü ve yeni güç odaklarının yükselişiyle birlikte küresel güç dengelerini kökten değiştiriyor. Bu yeni tabloda İran, sahip olduğu jeopolitik konumu, nüfuz alanları ve stratejik hamleleriyle öne çıkan aktörlerden biri haline geliyor. Tahran'ın izlediği politikalar, yalnızca Ortadoğu'yu değil, aynı zamanda küresel güç mücadelesinin seyrini de derinden etkiliyor.
Gelişmenin Arka Planı: ABD Hegemonyasının Erozyonu
Soğuk Savaş'ın sona ermesinin ardından tek süper güç olarak kalan ABD, 2000'li yılların başındaki Irak ve Afganistan işgalleriyle birlikte askeri ve siyasi açıdan yıpranmış, 2008 ekonomik krizi ve Çin'in yükselişiyle de ekonomik üstünlüğü sarsılmıştı. Donald Trump döneminde izlenen tek taraflı politikalar ve ittifaklara mesafeli yaklaşım, Washington'ın küresel liderliğini daha da zayıflattı. Joe Biden yönetimi geleneksel ittifakları onarmaya çalışsa da, ABD'nin eski belirleyici gücüne ulaşması artık mümkün görünmüyor. Bu güç boşluğu, Çin, Rusya ve bölgesel güçlerin önünü açarken, İran da bu fırsatı kendi bölgesel ve küresel hedefleri için kullanıyor.
İran, uzun süredir ABD'nin Ortadoğu'daki varlığına karşı bir denge unsuru olarak hareket ediyor. Tahran, Suriye iç savaşı, Irak'taki Şii milisler, Lübnan'daki Hizbullah ve Yemen'deki Husiler üzerinden kurduğu nüfuz ağıyla "direniş ekseni" olarak adlandırılan bir blok oluşturdu. Bu ağ, İran'ın bölgesel gücünü artırırken, ABD'nin ve müttefiklerinin Ortadoğu'daki manevra alanını daralttı. Nükleer programı da bu güç mücadelesinin en kritik unsurlarından biri olmaya devam ediyor. 2015'te imzalanan Kapsamlı Ortak Eylem Planı (KOEP) çerçevesinde nükleer faaliyetlerini sınırlandıran İran, ABD'nin 2018'de anlaşmadan tek taraflı çekilmesinin ardından yükümlülüklerini kademeli olarak azalttı. Günümüzde İran'ın uranyum zenginleştirme faaliyetleri ve gelişmiş santrifüjleri, nükleer silah üretme kapasitesine çok yakın olduğunu gösteriyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut: Yeni Güç Dengeleri ve Çok Kutupluluk
ABD'nin Ortadoğu'dan çekilme sinyalleri, bölgede yeni ittifakların ve rekabetlerin ortaya çıkmasına yol açtı. İbrahim Anlaşmaları ile İsrail ile bazı Arap ülkeleri arasında normalleşme süreci başlarken, İran'ın bu gelişmelere karşı tepkisi sert oldu. Tahran, Filistin davasını öne sürerek Arap sokaklarında meşruiyet kazanmaya çalışıyor, İsrail'e karşı yakınlaşan Arap ülkelerine yönelik tehditkâr bir dil kullanıyor. Ayrıca, İran ile Suudi Arabistan arasında Çin'in arabuluculuğunda 2023'te sağlanan normalleşme anlaşması, bölgesel dengelerde köklü bir değişim olarak değerlendiriliyor. Bu anlaşma, ABD'nin bölgedeki geleneksel güvenlik mimarisinin yerini, Çin'in daha aktif bir rol aldığı yeni bir yapının alabileceğini gösteriyor.
Küresel ölçekte ise İran'ın Rusya ile yakınlaşması, Batı'nın yaptırımlarına karşı iki ülkeyi birbirine daha da bağladı. Ukrayna savaşı sırasında İran'ın Rusya'ya insansız hava aracı (İHA) sağlaması, Batı'nın endişelerini artırdı ve yeni yaptırımları beraberinde getirdi. Bu gelişme, İran'ın yalnızca bölgesel değil, küresel bir güç olma iddiasının da bir yansıması olarak okunuyor. Öte yandan, Çin'in Ortadoğu'ya artan ekonomik ve diplomatik nüfuzu, İran için yeni bir umut ışığı oluşturuyor. Pekin, Tahran'la 25 yıllık stratejik anlaşma imzalayarak enerji ve altyapı alanlarında uzun vadeli iş birliğinin temellerini attı. Bu durum, ABD'nin uyguladığı yaptırımların etkisini kısmen hafifletiyor ve İran'a uluslararası alanda nefes aldırıyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, İran'ın bu yükselişini hem fırsat hem de tehdit olarak değerlendiriyor. İki ülke, PKK ve diğer Kürt gruplarla mücadelede zaman zaman iş birliği yaparken, Suriye, Irak ve Kafkasya'da farklı çıkarlara sahip olmaları nedeniyle gerilimler de yaşanıyor. Ankara, Tahran'ın nükleer programını yakından izliyor ve bu gelişmenin bölgesel güvenliğe olumsuz yansımalarından endişe ediyor. Ancak Türkiye, İran ile enerji bağımlılığını da göz önünde bulundurarak diplomatik ve ekonomik ilişkilerini çok yönlü bir biçimde sürdürüyor. Yeni küresel güç dengeleri, Türkiye'ye bölgesel bir güç olarak daha fazla manevra alanı sunarken, Ankara'nın bu denklemdeki rolü, hem Batı ittifakına bağlılığı hem de bölgesel bağımsızlıkçı yaklaşımı arasında denge kurmasına bağlı olacak.