Gazeteci ve siyasi analist Charbel A. Antoun, ABD Başkanı Donald Trump'ın İran'a yönelik askeri operasyonlarda zafer ilan etme yönündeki son girişimlerini, temel hedef olan İran'ın nükleer programının ortadan kaldırılmasına ulaşılamamasına rağmen, başarıyı yeniden tanımlama çabalarının dördüncü başarısız denemesi olarak değerlendiriyor. Antoun'un analizi, Washington yönetiminin Tahran'a yönelik politikalarında yaşanan stratejik belirsizliği ve sahadaki gerçekliklerle siyasi söylem arasındaki uçurumu gözler önüne seriyor.
Gelişmenin Arka Planı
ABD'nin İran'a yönelik politikası, son yıllarda maksimum baskı kampanyasından açık askeri çatışmaya kadar geniş bir yelpazede şekillendi. Trump yönetimi, 2018 yılında İran nükleer anlaşmasından (JCPOA) çekilerek Tahran'a yönelik ekonomik yaptırımları yeniden devreye sokmuş, ardından askeri gerilimler artmıştı. Ocak 2020'de ABD'nin Bağdat'ta İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani'yi hedef alan saldırısı, iki ülkeyi savaşın eşiğine getirmişti.
Antoun'a göre, son dönemde Trump'ın danışmanları tarafından ortaya atılan 'zafer ilan etme' fikri, aslında başarısızlığın kabulü anlamına geliyor. İran'ın nükleer programı, uluslararası atom enerjisi kurumunun (IAEA) raporlarına göre, anlaşmadan çekilme sonrasında önemli ölçüde ilerlemiş durumda. İran, uranyum zenginleştirme kapasitesini artırmış, yüzde 60'a varan saflıkta uranyum üretmeye başlamış ve gelişmiş santrifüjlerle çalışmalarını sürdürmektedir. Bu durum, ABD'nin asıl hedefinin ne olduğu sorusunu gündeme getiriyor: Nükleer silah kapasitesinin tamamen ortadan kaldırılması mı, yoksa İran'ın bölgesel etkisinin sınırlandırılması mı?
Trump'ın daha önceki zafer ilanları, örneğin Süleymani'nin öldürülmesinin ardından 'terörizmin liderinin öldürülmesi' olarak sunulmuş, ancak İran'ın misilleme saldırıları ve bölgedeki vekil güçleri üzerinden yürüttüğü faaliyetler devam etmiştir. Benzer şekilde, 2020 başlarında İran'ın Ayn el-Esed üssüne düzenlediği füze saldırısı sonrası ABD'nin 'kayıp vermemek' argümanı, zafer algısını güçlendirmeye yönelik bir çaba olarak yorumlanmıştı. Ancak bu tür söylemlerin, stratejik hedeflere ulaşıldığı anlamına gelmediği açıktır.
Bölgesel veya Küresel Boyut
İran dosyası, yalnızca ABD ve İran arasındaki ikili ilişkileri değil, aynı zamanda Ortadoğu'daki güç dengelerini de doğrudan etkiliyor. ABD'nin İran'a yönelik politikalarındaki belirsizlik, bölgedeki müttefiklerini (İsrail, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri) endişelendirirken, İran'a yakınlaşan Rusya ve Çin gibi aktörlerin de elini güçlendiriyor. İran'ın nükleer programının akıbeti, küresel non-proliferasyon rejimi açısından kritik bir öneme sahip. Eğer İran nükleer silah üretme kapasitesine ulaşırsa, bölgede bir silahlanma yarışı tetiklenebilir; Suudi Arabistan ve Türkiye gibi ülkeler de benzer programlara yönelebilir.
Antoun'un analizine göre, 'zafer' kavramının yeniden tanımlanması, ABD kamuoyunu ikna etmeye yönelik bir propaganda aracı olmaktan öteye geçmiyor. Savaşın maliyeti, insani kayıplar ve bölgedeki istikrarsızlık göz önünde bulundurulduğunda, gerçek bir zaferden söz etmek mümkün görünmüyor. Bu durum, ABD'nin Ortadoğu'daki stratejik önceliklerini yeniden gözden geçirmesi gerektiğine işaret ediyor. Ayrıca, Trump'ın bu tür açıklamaları, seçim dönemine denk gelmesi nedeniyle iç politika malzemesi olarak da okunuyor; başkan, dış politikadaki bu tür hamlelerle kamuoyundaki desteğini artırmayı hedefliyor olabilir.
Türkiye Açısından Değerlendirme
ABD-İran gerginliği, Türkiye'nin güvenliğini ve dış politikasını doğrudan etkileyen bir dosya olarak öne çıkıyor. Türkiye, İran ile en uzun kara sınırına sahip ülkelerden biri olması nedeniyle, olası bir askeri çatışmadan en fazla etkilenecek ülkeler arasında yer alıyor. Ayrıca, Türkiye'nin İran'dan enerji ithalatı ve iki ülke arasındaki ticari ilişkiler, gerginliğin tırmanması durumunda ciddi darbe alabilir. Bölgesel olarak, ABD'nin İran politikasındaki belirsizlik, Suriye ve Irak'taki güç dengelerini de etkiliyor; Türkiye, bu ülkelerdeki askeri varlığını ve etkisini korumak için dikkatli bir denge politikası izlemek zorunda. Dolayısıyla, Washington'un bu tür söylemleri, Türkiye'nin bölgesel konumunu güçleştiren bir faktör olarak değerlendirilebilir.