ABD ve İsrail'in son yıllarda İran'a karşı yürüttüğü hibrit savaş, hedeflenen sonuçları vermekten uzak kaldı ve Tahran yönetimi, siyasi, askeri ve diplomatik alanda beklenmedik bir güç kazandı. Middle East Eye analizine göre, bu stratejik müdahale, İran'ı zayıflatmak yerine bölgesel nüfuzunu artırdı ve karşılıklı caydırıcılık dengesini Tahran lehine değiştirdi. Özellikle nükleer müzakerelerdeki kilit roller ve Yemen'den Suriye'ye uzanan etki alanı, İran'ın savaştan galip çıktığını gösteriyor.
Arka plan: Hibrit savaşın başarısız stratejisi
ABD ve İsrail, İran'ı zayıflatmak için ekonomik yaptırımlar, siber saldırılar, suikastlar ve vekil güçler aracılığıyla bir dizi operasyon yürüttü. Ancak bu hamleler, Tahran'ın nükleer programını durdurmadığı gibi, İran'ı daha dirençli hale getirdi. 2018'de ABD'nin nükleer anlaşmadan çekilmesi ve yeniden yaptırım uygulaması, İran'ı uranyum zenginleştirmeyi hızlandırmaya itti. Ayrıca, 2020'de General Kasım Süleymani'nin suikastı, İran'ı bölgesel vekil güçlerini daha koordineli kullanmaya yöneltti. İsrail'in İran içindeki hedeflere yönelik saldırıları ise Tahran'ı savunma sanayisini geliştirmeye ve siber kapasitesini artırmaya teşvik etti.
Ekonomik cephede, yaptırımlar İran'ı Çin ve Rusya ile daha yakın ilişkiler kurmaya itti. Tahran, bu ülkelerle ticaret ve askeri iş birliğini artırarak uluslararası izolasyonu aştı. Ayrıca, İran'ın petrol ihracatı, yaptırımlara rağmen alternatif rotalar ve alıcılar sayesinde belirli bir seviyede kaldı. Bu durum, ABD'nin maksimum baskı politikasının tam anlamıyla başarısız olduğunu ortaya koydu.
Siber saldırılar da benzer bir tablo çizdi. İsrail'in Natanz nükleer tesisine yönelik siber saldırıları, İran'ın siber güvenlik yeteneklerini geliştirmesine ve misilleme kapasitesini artırmasına yol açtı. Tahran, bu alanda daha fazla yatırım yaparak, İsrail ve ABD'nin kritik altyapılarına yönelik saldırılar düzenleyebilecek bir noktaya geldi.
Bölgesel ve küresel boyut: İran'ın yükselen profili
İran'ın savaştan galip çıkması, bölgesel güç dengelerini değiştirdi. Yemen'de Husiler, Suudi Arabistan'a karşı etkili bir aktör haline gelirken, Suriye'de İran destekli unsurlar rejimin ayakta kalmasında kritik rol oynadı. Lübnan'da Hizbullah, siyasi ve askeri gücünü koruyarak bölgesel bir faktör olmaya devam ediyor. Ayrıca, İran'ın Irak'taki nüfuzu, ABD'nin çekilmesiyle daha da arttı.
Küresel düzeyde, İran'ın nükleer anlaşma müzakerelerindeki konumu güçlendi. Biden yönetimi, İran'la diyaloğa zorlanırken, Tahran bu süreçte daha fazla taviz kopardı. Ayrıca, İran'ın Rusya ile Ukrayna savaşı bağlamında artan askeri iş birliği, ABD ve Avrupa için yeni bir tehdit oluşturdu. Tahran, insansız hava araçları ve hassas güdümlü mühimmat tedarikiyle savaşın gidişatını etkileyebilecek bir kapasite gösterdi.
Sonuçta, ABD ve İsrail'in İran'a karşı başlattığı savaş, tam anlamıyla bir stratejik başarısızlık olarak kayıtlara geçti. Hedeflenen rejim değişikliği, nükleer programın durdurulması veya İran'ın bölgesel etkisinin azaltılması gibi hedeflerin hiçbiri gerçekleşmedi. Aksine, İran daha güçlü, daha etkili ve daha dirençli bir aktör haline geldi.
Türkiye Açısından Değerlendirme
İran'ın bölgesel güç kazanması, Türkiye için karmaşık bir durum yaratıyor. İran'ın Suriye, Irak ve Kafkasya'daki nüfuzu, Ankara'nın kendi çıkarlarını doğrudan etkiliyor. Artan İran etkisi, Türkiye'nin bölgesel projelerini (örneğin, Kuzey Irak'taki enerji koridoru) zorlaştırabilir. Öte yandan, İran'ın ABD ve İsrail'e karşı kazandığı pozisyon, Türkiye'ye bu ülkelerle ilişkilerinde manevra alanı sağlayabilir. Ancak, özellikle Suriye'deki varlık mücadelesi ve İran'ın YPG bağlantılı gruplarla ilişkileri, güvenlik risklerini artırıyor. Türkiye, İran'ın yükselişini dengelemek için ABD ve Rusya ile dengeli bir politika izlemek zorunda.