İran yönetimi, son dönemde yaşanan çatışmalarda rejimin ağır kayıplar vermesine rağmen, savaşın galibi olduğu kanısına varmış durumda. Tahran'daki yetkililer, ülkenin askeri ve siyasi hedeflerine ulaştığını, düşmanın ise stratejik olarak başarısız olduğunu iddia ediyor. Bu değerlendirme, İran'ın bölgesel nüfuzunu ve caydırıcılık kapasitesini yeniden sorgulatırken, uluslararası toplumda farklı yorumlara yol açıyor. Özellikle Suriye, Yemen ve Irak'taki vekil güçlerle yürütülen dolaylı savaş, İran'ın geleneksel askeri gücünü aşan bir direnç gösterdiğini ortaya koyuyor. Ancak İran, ekonomik ambargolar ve iç protestoların gölgesinde bu zafer algısını nasıl sürdürebileceği sorusuyla karşı karşıya.
Gelişmenin arka planı
Çatışmaların yoğunlaştığı dönemde İran, Devrim Muhafızları Ordusu'nun üst düzey komutanlarından önemli isimlerini kaybetti. Özellikle Kasım Süleymani suikastı, İran'ın askeri kanadında büyük bir boşluk yaratmıştı. Ancak Tahran, bu kayıplara rağmen yeni stratejiler geliştirerek nüfuz alanlarını genişletmeyi başardı. Yemen'de Husilerin Suudi Arabistan'a karşı direncini artırması, Suriye'de Beşşar Esed rejiminin ayakta kalması ve Irak'ta ABD karşıtı milislerin güçlenmesi, İran'ın dolaylı savaş stratejisinin başarılı olduğunu gösteriyor. Ekonomik yaptırımlar ve pandemi sonrası artan enflasyon, rejimin içerdeki meşruiyetini zorlasa da, dışarıda kazanılan prestij bu sorunları bir ölçüde dengelemeye yardımcı oluyor. İran yönetimi, bu zafer algısını kullanarak kamuoyunu birleştirmeyi ve muhalefetin etkisini azaltmayı hedefliyor.
Askeri alandaki bu gelişmeler, İran'ın nükleer programı konusunda da elini güçlendirdi. ABD'nin Ortadoğu'dan çekilme sinyalleri vermesi ve Çin ile Rusya'nın bölgedeki etkisinin artması, Tahran'a manevra alanı sağladı. İran, Viyana'daki nükleer müzakerelerde daha sert bir tutum sergileyerek, yaptırımların kaldırılması için üstünlük sağlamaya çalışıyor. Bu süreçte İsrail ve Suudi Arabistan'ın endişeleri artsa da, İran'ın sahadaki başarıları diplomatik masada da karşılık buluyor.
Bölgesel ve küresel boyut
İran'ın kendine güveninin artması, Ortadoğu ve Körfez ülkeleri için yeni bir denklem anlamına geliyor. Suudi Arabistan ve BAE, İran'ın yayılmacı politikalarına karşı kendilerini korumak için ABD ve İsrail ile daha yakın işbirliğine giderken, Katar ve Umman gibi ülkeler ise Tahran ile diyalogu sürdürüyor. İran'ın Yemen'deki varlığı, Babülmendep Boğazı'nda küresel ticareti tehdit eden bir unsur haline geldi. Aynı şekilde Suriye'deki İran varlığı, İsrail için kırmızı çizgi olmaya devam ediyor. Küresel ölçekte ise ABD'nin yeni yönetiminin İran konusunda izleyeceği politika belirsizliğini koruyor. Avrupa Birliği, nükleer anlaşmayı canlandırmaya çalışsa da İran'ın talepleri ve sahadaki kazanımları bu çabaları zorlaştırıyor. Rusya ve Çin ise İran'ı Batı karşısında destekleyerek, kendi jeopolitik çıkarlarını pekiştiriyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
İran'ın bu zafer algısı, Türkiye'nin bölgesel politikalarını doğrudan etkiliyor. İran'ın Suriye ve Irak'taki artan nüfuzu, Türkiye'nin bu ülkelerdeki güvenlik çıkarlarıyla çelişiyor. Özellikle PKK/PYD ile mücadelede İran'ın farklı bir pozisyon alması, Türkiye'yi zor durumda bırakabiliyor. Ancak ekonomik ilişkilerde doğalgaz ve ticaret hacmi, iki ülkeyi bir arada tutuyor. Türkiye, İran'ın yalnızlaşmasını istemezken, aynı zamanda bölgesel nüfuzunun sınırlandırılması için ABD ve İsrail ile de dengeli bir politika izliyor. Bu hassas denge, Türkiye'nin hem İran'la sıcak çatışmaya girmemesini hem de kendi çıkarlarını korumasını gerektiriyor.