İran, 3 Eylül'de Kuveyt, Ürdün ve Birleşik Arap Emirlikleri'ndeki Amerikan üslerine yönelik insansız hava aracı ve füze salvoları düzenledi. Saldırılar, Tahran'ın Basra Körfezi üzerinde tam bir hakimiyet iddiasını yansıtıyordu. Ancak bu dramatik eylemlerin ardında, İran'ın kontrol konusundaki tehlikeli bir yanılsaması yatıyor. Tahran, bölgesel güç dengesini kendi lehine çevirdiğine inanırken, bu saldırılar aslında İran'ın artan izolasyonunu ve kırılganlığını gözler önüne seriyor.
Gelişmenin Arka Planı
İran'ın son saldırıları, bölgedeki gerilimin yıllardır süren tırmanışının bir sonucu. 2020'de ABD'nin Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani'yi öldürmesinden bu yana Tahran, askeri kapasitesini gösterme ve caydırıcılık sağlama çabasında. 3 Eylül saldırıları, İran'ın balistik füze ve insansız hava aracı programlarındaki ilerlemesini sergiliyor. Kuveyt'teki Ali El Salim Hava Üssü, Ürdün'deki Muwaffaq Salti Hava Üssü ve BAE'deki El Dhafra Hava Üssü hedef alındı. Bu üsler, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) için stratejik öneme sahip.
Tahran, saldırıları "meşru müdafaa" olarak nitelendirirken, ABD ve müttefikleri bunu "ciddi bir tırmanma" olarak değerlendirdi. Saldırılarda can kaybı olup olmadığı netleşmedi; ancak İran'ın amacı, ABD'ye ve Körfez ülkelerine mesaj göndermekti: İran, bölgede istediği zaman istediği yeri vurabilecek kapasitede. Bu mesaj, İran'ın nükleer müzakerelerde elini güçlendirme çabasının bir parçası.
Ancak gerçek şu ki, İran'ın bu saldırıları ekonomik zorluklar, iç huzursuzluk ve uluslararası yaptırımların gölgesinde gerçekleşti. Ülke, yıllardır süren yaptırımlar nedeniyle ekonomik darboğazda. Petrol ihracatı kısıtlanmış, enflasyon ve işsizlik artmış durumda. Saldırılar, dikkatleri iç sorunlardan uzaklaştırma çabası olarak da yorumlanıyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut
İran'ın saldırıları, Körfez'deki kırılgan güvenlik mimarisini bir kez daha ortaya koydu. Suudi Arabistan ve BAE gibi ülkeler, İran'ın askeri kabiliyetinden endişe duyarken, aynı zamanda ekonomik bağlarını koparmak istemiyor. Kuveyt ve Ürdün ise ABD ile ittifaklarını sürdürme ile İran'ın misillemesinden kaçınma arasında sıkışmış durumda.
ABD yönetimi, saldırılara sert tepki gösterdi ve İran'a karşı yeni yaptırımların masada olduğunu açıkladı. Ancak Washington'un Orta Doğu'daki öncelikleri değişiyor: Çin ve Rusya'ya odaklanma, ABD'nin bölgede daha az askeri varlık bulundurma isteğini artırıyor. Bu durum, İran'ın manevra alanını genişletiyor gibi görünse de, aslında Tahran'ı daha öngörülemez bir aktör haline getiriyor.
Rusya ve Çin, İran ile ilişkilerini derinleştirirken, İran'ın saldırılarına temkinli yaklaşıyor. Çin, Basra Körfezi'ndeki petrol akışının güvenliğine muhtaç; Rusya ise Suriye'deki varlığını korumak için İran ile işbirliği yapıyor ancak İran'ın bölgesel maceralarını desteklemekten kaçınıyor. İran'ın kontrol illüzyonu, aslında bölgesel izolasyonunu derinleştiriyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
İran'ın Körfez'deki saldırıları, Türkiye'nin güvenlik ve enerji çıkarlarını doğrudan etkiliyor. Türkiye, İran ile ekonomik ve ticari ilişkilerini sürdürürken, aynı zamanda ABD ve Körfez ülkeleriyle denge politikası izliyor. Saldırılar, bölgede tansiyonu yükselterek Türkiye'nin enerji ithalatını ve ticaret yollarını riske atabilir. Ayrıca, İran'ın saldırgan tutumu, Türkiye'nin bölgesel arabuluculuk rolünü zorlaştırabilir. Ankara, İran'ın nükleer programı ve füze kapasitesine karşı temkinli; ancak Tahran ile diyaloğu da sürdürmek istiyor. Bu saldırılar, Türkiye'nin İran'a yönelik politikasında daha dikkatli adımlar atmasını gerektirebilir.