ABD, İsrail ve İran arasındaki son çatışmalar, Ortadoğu’da alışılagelmiş bir gerilim turunun ötesine geçiyor. Bu çatışmalar, bölgenin güvenlik yapısının ne kadar kırılgan olduğunu gözler önüne seriyor ve Arap liderlerini yıllardır dayandıkları uzun süreli inançları sorgulamaya zorluyor. Uzun bir süre boyunca birçok Arap ülkesi, güvenliklerini ABD’nin askeri garantilerine, İsrail’le yumuşama sürecine ve İran’ı dengeleyen bir güç düzenine dayandırdı. Ancak son olaylar, bu üç ayağın da sarsıldığını gösteriyor.
Artan gerilim ve güvenlik açıkları
Son haftalarda İsrail’in İran’ın Suriye’deki askeri varlığına yönelik artan saldırıları, Tahran’ın İsrail hedeflerine yönelik doğrudan füze ve insansız hava aracı saldırılarıyla karşılık vermesine yol açtı. ABD ise İsrail’i desteklemek amacıyla bölgeye ek savaş gemileri ve uçaklar sevk etti. Bu gelişmeler, körfez ülkeleri başta olmak üzere birçok Arap başkentinde endişeyle izleniyor. Bölge, birkaç on yıl içinde en ciddi askeri çatışma riskiyle karşı karşıya.
Arap ülkelerinin bir kısmı, İran’la ilişkilerini normalleştirme ve ekonomik iş birliğini artırma yoluna gitmişti. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkeler, Çin’in arabuluculuğunda İran’la diyalog kanalları açmış, Yemen’deki ateşkes görüşmelerine destek vermişti. Ancak son çatışmalar, bu yakınlaşma çabalarının ne kadar kırılgan olduğunu ortaya koydu. Özellikle Suudi Arabistan, İran’ın doğrudan İsrail’e saldırmasını kendi topraklarından yapılan füze geçişleri ve hava savunma sistemlerinin etkisiz kalması açısından güvenlik endişesi olarak değerlendiriyor.
Bölgesel ve küresel boyut
Çatışmaların bölgesel etkileri çok yönlü. Bir yandan ABD’nin Ortadoğu’dan askeri olarak çekilme stratejisi sorgulanıyor. Washington, Asya-Pasifik’e odaklanma politikası kapsamında bölgedeki askeri varlığını azaltmıştı; ancak son kriz ABD’nin hâlâ bölgede belirleyici bir aktör olduğunu gösterdi. Öte yandan İsrail’in güvenlik açığı, Arap ülkelerinin İsrail’le normalleşme anlaşmalarının (Abraham Accords) sağlamlığını yeniden değerlendirmesine neden oluyor. İran’ın nükleer programa yakınlığı ve balistik füze kapasitesi ise tüm bölge için varoluşsal bir tehdit olarak algılanıyor.
Uluslararası boyutta Rusya ve Çin’in bölgedeki pozisyonları da önem kazanıyor. Moskova, İran’la askeri iş birliğini derinleştirirken, Pekin enerji güvenliği ve ticaret yolları nedeniyle istikrarlı bir Ortadoğu’dan yana. Bu iki gücün ABD’nin çatışma yönetimindeki rolüne alternatif arayışları, Arap ülkelerinin manevra alanını genişletiyor ancak aynı zamanda yeni bağımlılık ilişkileri de yaratıyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
İran-İsrail-ABD üçgenindeki bu gerilim, Türkiye’nin Ortadoğu politikası için kritik bir sınav niteliği taşıyor. Ankara, bir yandan İran’la enerji ve ticaret ilişkilerini sürdürüyor, diğer yandan Katar ve Libya gibi ülkelerde İsrail karşıtı söylemini koruyor. Ayrıca Türkiye, NATO üyesi olarak ABD’nin bölgedeki askeri varlığına ev sahipliği yapıyor. Son çatışmalar, Türkiye’nin enerji koridorları ve güvenlik dengeleri üzerindeki etkisini artırabilir. Ankara’nın mevcut çatışmanın yayılmasını önlemek için yürüttüğü diplomatik girişimler, bölgesel bir kriz yönetimi rolü üstlenme potansiyelini yansıtıyor. Ancak Türkiye’nin İran’la rekabet halinde olduğu Suriye ve Irak sahaları da bu gerilimden doğrudan etkileniyor. Kısacası Türkiye, bu krizde hem bir tampon bölge hem de potansiyel bir arabulucu olarak stratejik önemini koruyor.