İran ile İsrail arasında aylardır süren doğrudan çatışmalar, uluslararası ilişkilerde yeni bir dönemin sinyallerini veriyor. Uzmanlara göre, bu gerilim birçok aktörün karşı tarafa maliyet dayatabildiği ancak hiçbirinin bölgesel düzeni yeniden tesis edemediği bir denklem ortaya çıkardı. Çatışmaların tırmanmasıyla birlikte, hem İran hem İsrail hem de vekil güçleri önemli kayıplar yaşarken, bölgesel istikrar daha da kırılgan hale geldi.
Gelişmelerin arka planı: Tırmanan gerilim
2023 yılı sonundan itibaren İsrail ile İran destekli gruplar arasındaki çatışmalar, doğrudan İran topraklarını da hedef alan bir boyuta ulaştı. İsrail'in Suriye'deki İran hedeflerine yönelik saldırıları, Tahran yönetiminin misilleme yapmasına yol açtı. Bunun üzerine İsrail, İran'ın orta kesimlerindeki askeri tesislere ve nükleer programla ilgili noktalara saldırılar düzenledi. Karşılıklı saldırılar, her iki tarafın da savaş öncesi kırmızı çizgilerinin aşıldığını gösterdi.
İran'ın özellikle İsrail'e yönelik insansız hava aracı ve füze saldırıları, bölgedeki su yollarını ve kritik altyapıyı tehdit eder hale geldi. İsrail'in hava savunma sistemleri bu saldırıların çoğunu engellese de, başarısız olan bazı saldırılar bölgesel gerilimi artırdı. Aynı zamanda, İran'ın Yemen'deki Husiler ve Lübnan'daki Hizbullah gibi vekil güçleri de çatışmalara daha aktif bir şekilde dahil oldu. Bu grupların Kızıldeniz'de ticari gemilere yönelik saldırıları, küresel tedarik zincirlerini etkileyerek ekonomik yankılar yarattı.
ABD ve uluslararası koalisyon güçleri, özellikle deniz güvenliğini sağlamak için bölgeye ek askeri varlık gönderdi. Ancak bu çabalar, tansiyonun düşürülmesinde yetersiz kaldı. Uzmanlar, İran ve vekillerinin bölgesel erişiminin sınırlandırılamadığını, aksine çatışmaların daha geniş bir coğrafyaya yayıldığını belirtiyor.
Bölgesel ve küresel boyut: Kimse kazanmadı
İran-İsrail çatışması, Orta Doğu'da yeni bir güç dengesine işaret ediyor. İsrail, askeri üstünlüğünü korumakla birlikte, İran'ın vekil güçler aracılığıyla yürüttüğü yıpratma savaşı karşısında stratejik bir çıkmazla karşı karşıya. İran ise doğrudan saldırılara uğramasına rağmen, nükleer programını ve bölgesel nüfuzunu tamamen kaybetmedi. Ancak her iki ülke de ekonomik ve insani kayıplar yaşarken, bölge halkları da çatışmanın bedelini ödüyor.
Körfez ülkeleri, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi aktörler, çatışmanın kendi topraklarına sıçramasından endişe ediyor. Bu ülkeler, İsrail'le normalleşme sürecini askıya alırken, İran'la da dengeli bir ilişki kurmaya çalışıyor. Rusya ve Çin ise bölgedeki nüfuzlarını artırmak için çatışmayı bir fırsat olarak görüyor; Moskova, İran'a askeri destek sağlarken, Pekin ekonomik işbirliğini derinleştiriyor.
Analistler, bu çatışmanın asıl galibinin olmadığını, ancak herkesin kaybettiğini vurguluyor. İsrail'in güvenlik doktrini olan “savaşları düşman topraklarına taşıma” stratejisi, İran'ın misilleme kabiliyetini engelleyemedi. İran ise yaptırımlar ve iç ekonomik sorunlarla boğuşurken, askeri harcamalarını artırmak zorunda kaldı. Bölgesel düzen, mevcut haliyle sürdürülemez görünüyor; tüm aktörlerin bir şekilde kaybettiği bu sarmaldan çıkış için diplomatik çözümler henüz belirgin değil.
Türkiye Açısından Değerlendirme
İran-İsrail çatışması, Türkiye'nin dış politikasında önemli sınamalar yaratıyor. Ankara, bölgesel istikrarsızlığın kendi sınırlarına yaklaşmasından endişe ediyor. Özellikle enerji hatları ve ticaret yollarının güvenliği Türkiye için kritik; Kızıldeniz'deki saldırılar Doğu Akdeniz ticaretine de yansıyabilir. Ayrıca, İsrail'le son dönemde normalleşme adımları atılırken, İran'la enerji alanındaki işbirliği de hassas bir dengede. Türkiye, iki ülkeyle de diyaloğu sürdürmeye çalışsa da, artan gerilim bölgesel yalıtılmışlık riskini beraberinde getiriyor. Eğer çatışma yaygınlaşırsa, Türkiye'nin NATO yükümlülükleri ve mülteci meselesi açısından da zorlu bir döneme girebileceği değerlendiriliyor.