ABD ve İsrail güçlerinin İran'a yönelik saldırılarının üzerinden altı ay geçti. Saldırılar, İran'ın dini liderini öldürdü, oğlunu ve halefini sakat bıraktı, ancak Tahran yönetimi hâlâ iktidarda ve ekonomik ablukaya rağmen zamanın kendi lehine işlediğine inanıyor. Trump yönetiminin savaş hedefleri ise tehlikeli bir çıkmaza girdi. Bu durum, Ortadoğu'daki güç dengelerini yeniden şekillendirirken, bölgesel ve küresel aktörler için ciddi sonuçlar doğuruyor.
Gelişmenin arka planı: Altı aylık savaşın bilançosu
Altı ay önce başlatılan askeri operasyon, ABD ve İsrail'in İran'ın nükleer tesislerini ve askeri altyapısını hedef alan geniş kapsamlı bir saldırıyla başladı. Saldırıların ilk haftalarında İran'ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney hayatını kaybetti; oğlu ve halefi olarak görülen Seyid Mücteba Hamaney ise ağır yaralandı. Bu kayıplara rağmen İran yönetimi çökmedi. Devletin güvenlik aygıtı, Devrim Muhafızları Ordusu'nun liderliğinde hızla yeniden yapılandı ve direnişi örgütledi.
Ekonomik cephede ise İran, ABD'nin uyguladığı ambargolar ve petrol ihracatına getirilen kısıtlamalar nedeniyle ciddi bir darboğazda. Ülke içinde temel gıda maddelerinin fiyatları hızla yükselirken, halk arasında huzursuzluk artıyor. Ancak Tahran yönetimi, savaşın getirdiği olağanüstü durumu kullanarak muhalefeti bastırıyor ve toplumu savaş ekonomisine alıştırmaya çalışıyor. İran'ın stratejik rezervleri ve Çin ile Rusya'dan sağladığı destek, rejimin ayakta kalmasına yardımcı oluyor.
ABD ve İsrail cephesinde ise durum hiç de iç açıcı değil. Savaşın başında hızlı bir zafer bekleyen Trump yönetimi, İran'ın direnişi karşısında zor durumda kaldı. Amerikan kamuoyunda artan savaş yorgunluğu ve askeri kayıplar, Başkan Trump'ın politikalarına yönelik eleştirileri artırıyor. İsrail'de ise hükümet, savaşın uzaması nedeniyle iç siyasi krizle karşı karşıya.
Bölgesel ve küresel boyut: Çıkmazın sonuçları
Savaşın uzaması, Ortadoğu'daki güç dengelerini derinden etkiliyor. İran'ın zayıflaması, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi bölgesel rakiplerini cesaretlendirirken, Husiler, Hizbullah ve Suriye'deki milisler gibi İran destekli gruplar, Tahran'ın zayıflığına rağmen faaliyetlerini sürdürüyor. Bu gruplar, İran'dan doğrudan talimat almadan da hareket edebileceklerini göstererek bölgesel istikrarsızlığı artırıyor.
Küresel ölçekte ise bu savaş, ABD ile Rusya ve Çin arasındaki gerilimi tırmandırıyor. Moskova ve Pekin, Tahran'a ekonomik ve askeri destek sağlarken, ABD'nin Ortadoğu'daki etkisini zayıflatmaya çalışıyor. Enerji piyasaları, İran'ın petrol ihracatının neredeyse durma noktasına gelmesi nedeniyle dalgalanırken, küresel ekonomik durgunluk endişeleri artıyor.
Uluslararası toplum ise savaşı sona erdirme konusunda etkisiz kalıyor. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde yapılan ateşkes çağrıları, ABD'nin vetosu nedeniyle kabul edilmiyor. Avrupa ülkeleri ise hem ABD'ye olan bağlılıkları hem de artan enerji krizi arasında sıkışmış durumda. Bu durum, savaşın daha da uzayacağı ve bölgesel bir yangına dönüşebileceği endişelerini güçlendiriyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Bu çıkmaz, Türkiye'yi doğrudan etkileyen bir krizdir. İran ile uzun bir sınırı paylaşan Türkiye, savaşın yarattığı güvenlik riskleriyle karşı karşıyadır. Sınır ötesi göç dalgaları, terör örgütlerinin güçlenmesi ve enerji hatlarının güvenliği, Ankara'nın öncelikli endişeleri arasındadır. Türkiye, bir yandan İran'daki rejim değişikliğini istemezken, diğer yandan Batı ile olan müttefiklik ilişkilerini de dengelemek zorundadır. Bu kriz, Türkiye'nin bölgesel bir aktör olarak arabuluculuk rolünü öne çıkarabilir; ancak Ankara'nın izleyeceği politika, hem kendi güvenliği hem de bölgesel istikrar açısından kritik önem taşımaktadır. Türkiye'nin, savaşın bir an önce sona ermesi ve kalıcı bir barışın tesisi için diplomatik girişimlerde bulunması beklenir.